NEŞET ERTAŞ - GÖNÜL SULTANLARI
- Haluk Hızlıalp

- 1 Ara 2025
- 7 dakikada okunur
Kırşehir'e gidipte Neşet Ertaş Gönül Sultanları Kültür Evi'ni ziyaret etmemek olmazdı. Gönül Ana'mın ve Fikret Baba'mın değerli anısına...

Bozkırın Tezenesi (mızrapı) Neşet Ertaş ile birlikte Anadolu'muzun binlerce yıllık tarih, sanat ve kültür imbiğinden süzüle süzüle ortaya çıkmış değerli bir çok şair, düşünür ve ozanımızla karşılaşıyoruz.
Türkiye Cumhuriyeti'mizin ne kadar önemli ve değerli bir kültür mirasına sahip olduğu duygusu benliğimizi kaplıyor.

Neşet Ertaş Gönül Sultanları Kültür Evi, Kırşehir'de bulunan ve Türk ozanlık ile âşıklık geleneğini tanıtan tematik bir kültür evi biçiminde düzenlenmiş. Bu ev, Neşet Ertaş gibi önemli isimlerin yanı sıra Dede Korkut'tan Pir Sultan Abdal'a kadar birçok önemli ozanın ve âşığın mirasını ve kadim Türk müzik geleneğinin müzik aletleri ve çalgılarını sergiliyor. Kültür Evi, 1938 Kırşehir doğumlu Neşet Ertaş'ın anısını yaşatmak ve Türk halk müziği ve kadim ozanlık geleneğine katkılarını gelecek nesillere aktarmak amacıyla kurulmuş. Daha önce vali konutu olarak kullanılan bir binanın restore edilmesiyle 27 Eylül 2014 tarihinde hizmete açılmış. Açanların emeğine sağlık...

Şimdi bizi duygu ve felesefe dolu bir ortamla kucaklayan Kültür Evimiz'i keşfe başlayalım...
Türk Ulusu tarihin bilinen ilk devirlerinden itibaren tarih sahnesinde yerini almış güçlü devlet ve uygarlıklar kurmuş, uygarlıkların yeşermesine vesile olmuştur. Bu uygarlıkların ana unsuru ise hep ''insan'' dır. İnsanı seven, ona değer veren, saygı gösteren bu anlayış tarihin her döneminde başka bir ses, başka bir renk olarak günümüze dek ulaşmıştır. Bu anlayış zaman zaman öyle yücelmiştir ki yalnızca insanı değil tüm varlıkları kendine yoldaş bilen bir noktaya gelmiş ve Yunus'un dilinden ''Yaradılanı sev Yaradan'dan ötürü'' dizeleri ile anlam bulmuştur.
''Gönül Uygarlığı'' da diyebileceğimiz bu büyük oluşum bin yıllar ötesinden beslene beslene koca bir ırmağa dönüşmüş ve geniş bir coğrafyada ''Hakk Hakk'' diye Turna Kuşu misali devinip durmuştur. Aşk'ın, sevginin gerçek olduğu bu anlayışla tüm varlıkları kucaklayan bir yüceliğe ermiştir.
Tüm zamanların Dede Korkut'larının dilinden dökülen; ''Hani övdüğümüz bey erenler / Dünya benim diyenler / Toprak aldı yer gizledi / Yalan dünya kime kaldı / Gelimli gidimli dünya / Akıbeti ölümlü dünya'' dizelerini;
Yunus Emre; ''Mal sahibi mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi / Mal da yalan mülk de yalan / Var biraz da sen oyalan'' dönüştürür.
Diğer yandan aynı temayı Neşet Ertaş üstad ise; ''Sen ağladın gülüm ben ise yandım / Dünyayı gönlümce olacak sandım / Boşuna ağladım boşuna yandım / İrengi gözümde solan dünyada / Ah yalan dünyada yalan dünyada / Yalandan yüzüme gülen dünyada'' dizeleri ile türküye çeviriverir.
Geçmişten günümüze gönülden gönüle erişen bu seslere bir ses de saraydan karışır. Bir tan vaktinde Sultan III. Murad'ın dilinden şu dizeler dökülür; ''Bu dünya fanidir sakın aldanma / Mağrur olup tac-u tahta dayanma / Yedi iklim benim deyü güvenme / Uyan ey gözlerim gafletten uyan / Uyan uykusu çok gözlerim uyan''.
Demek ki sesler değişse de, sözler değişse de ''anlam, özlem'' hep aynı. Dünya fani...Baki olan yalnızca Hakk, Hakikat, Mutlak Hakikat, Devran...Bir de ona erenler...Ona ermenin ise bir tek yolu var : ''Aşk''.
Yine Yunus'un diliyle ; ''Yunus öldü deyü sela verirler / Ölen beden imiş aşıklar ölmez''.
Ahmet Yesevi'den Hace Bektaş'a, Nesimi'den Kaygusuz Abdal'a, Eşrefoğlu Rumi'den Seyrani'ye, Dertli'ye, Emrah'a ve Ruhsati'ye kadar daha nice binlerce ozan hep aynı sözü, sesi yinelemiş durmuş : ''Aşk''. O kadar çok ve o kadar güzel söylemişler ki sıfattan geçip hepsine ''Aşık'' denmiş. İşte onlar ki ikilikten kurtulup ''Bir''liği bulanlar; fani olandan baki olana Erenler...
Gelin şimdi sayısı binlerle ifade edilen adlı adsız bu Erenlerden bir demeti birlikte analım, inceleyelim...


















Bu gezi notu ve makalemizin son bölümünde de kısaca Gönül Sultanları Kültür Evi'nde sergilenen Türk Müzik (Musiki) kültürünün bazı önemli güncel ve kadim müzik aletlerini paylaşalım...








Çöğür Telli-mızraplı, tekneli-göğüslü ve kollu-perdeli bir Türk çalgısıdır. Çoğur şeklinde de kullanıldığı görülen adının, Dîvânü lugāti’t-Türk’te “yüksek ses, gürültü” anlamında geçen çağ çuğ, çağı, çoğı, çuğı kelimeleriyle ilgili bir ses-anlam ilişkisi olduğu düşünülür. Ayrıca İç Asya’nın kuzeyi ve doğusundaki Türk kültür çevrelerinde kaval, düdük, boru gibi nefesli sazlar için Teleütler’de çogur, çogor, şogor; Altay Türkleri’nde çokur, çookur, şogor; Tuva Türkleri’nde şoor; Kuzey Türkleri’nde şoor, şogor, çurana; Kırgızlar’da çoor, çoor kuray, çoyorno şekillerinde kullanılan kelimeleri de görmek gerekir. Araştırmacı Mahmut Ragıp Gazimihal ise ismin kopuzdan geldiğini (kopuz > kobuz > kovur > kövür > çöğür) ileri sürer.


Karadeniz kemençesi, Karadeniz bölgesine özgü bir halk çalgısıdır. Genellikle B-E-A notalarına akortlanmış üç teli bulunur. Karadeniz Türk halkının önemli bir müzik aleti olup 11. ve 12. yüzyıllardan beri kullanılmaktadır. Boyutları küçük olup, yaklaşık 40-41 cm uzunluğunda ve 14-15 cm genişliğindedir. Horon gibi Karadeniz yöresine ait danslarda sıklıkla kullanılır.
Klasik kemençe, Klasik Türk müziğinde kullanılan, yaylı bir çalgıdır. Türkistan'daki arkeolojik kazılarda şekil olarak tam benzemeyen ancak kemençenin atası sayılan bir çok kadim çalgı görülür. Genellikle armut şeklinde bir gövdeye sahiptir ve dut, akçaağaç veya meşe gibi sert ağaçlardan yapılır. Üç veya dört teli bulunur ve tırnak ile çalınır. Kemençe, tekne, sap, göğüs, klavye, burgu ve yay gibi parçalardan oluşur. Aynı zamanda 'Osmanlı kemençesi' ve 'İstanbul kemençesi' olarak da bilinir.
Türkmen kemençesi, yaylı ve telli bir çalgıdır. Farklı türleri Orta Asya ve Doğu Asya halkları arasında farklı isimlerle yayılmıştır. Özellikle Güney Anadolu Türkmenleri arasında önemli bir yere sahiptir. Ali Rıza Yalgın'ın çalışmalarında da bu çalgıya rastlanmaktadır. Kemençenin Türkmen, Özbek ve Kırgız kültürlerindeki adı "KIYAK-GIÇAK"tır.
Kabak kemane, Türk halk müziğinde kullanılan telli, yaylı ve deri kapaklı tek bir örnektir. Kökenleri Orta Asya'ya dayanmaktadır. Gövdesi genellikle kabak veya kaliteli ahşaptan yapılırken, göğsü deri ile kaplıdır. Çalınması, ölçüleri ve kullanılan malzemenin kalitesi ses kalitesini etkiler. Kabak kemane, özellikle Türkiye'de Türk halk müziğinin önemli bir parçasıdır.

Ney üflemeli kadim bir çalgıdır. MÖ 3000 lerden itibaren Türkistan - Anadolu - Horasan - Sümer kültürlerinin yeşerdiği coğrafyalarda görülür. Kaşgarlı Mahmut Divan-i Lugati't-Türk adlı Türk kültür ve dilini anlatan eserinde ''Sagu'' adı verilen törenlerde kullanıldığını aktarmıştır. Sagu, Eski Türklerde Atalar Kültü kaynaklı, ölen bir kişinin (atanın) ardından düzenlenen yuğ törenlerinde söylenen, ağıt türünde bir ezgi-şiirdir. Genellikle ölen atanın kahramanlıklarını, erdemlerini ve başarılarını konu alır. Bu şiirler, yuğ töreninin bir parçası olarak, ölen ataya duyulan acıyı ve saygıyı ifade etmek için okunurdu. Sagu, Türk kültüründe önemli bir yere sahip olup, ataların anısını yaşatmak ve toplum içinde birlik sağlamak amacıyla kullanılmıştır. Bu kadim gelenek ise İslam ile birlikte Türklerde mevlid uygulamasına dönüşmüştür. Muzaffereddin Gökböri, Selçuklu döneminde Erbil Atabeyliği yapmış bir Türkmen beyiydi. Mevlid (Eski Sagu) geleneğinin Erbil'de ortaya çıkıp yaygınlaşmasında önemli bir rol oynamıştır. Mevlid kutlamaları ilk olarak Gökböri tarafından 1220 yılında başlatılmıştır ve o dönemden itibaren bir gelenek haline gelmiştir. Bu kutlamalar, dualar ve Fatiha okunmasıyla sona ererdi. Kamışın içi boşaltılır üzerine 7 delik açılır; ''başpare'' denilen boynuzdan yapılan özel parça kamışın üzerine takılır ve nefes üflenir. 9 Boğumdan yapılır. Kadim Türk Gök Tanrı inanç sisteminde Gök 7 ya da 9 katlı olarak tarif edilir; yaradılış ise nefes-soluktur.
Kaval adı verilen kadim nefesli çalgının kökeni 35.000 yıl öncesine dayanır. Türkistan ve Anadolu çalgısıdır. İnsanlık tarihi kadar eski geçmişe sahip olan çalgıdır. Ülkemizde de bin yıllardır ''çoban sazı'' ya da ''düdük'' olarak ta tanınan kaval Büyük Göç ile yayıldığı toplum ve uygarlıklarda farklı ad ve biçimlerde icra edilmiştir. Kaval ''içi boş şey'' anlamına gelen ''kav'' dan türemiştir. Etimolojik olarak bu kelimeleri Avrupa dillerinde de bulmak mümkündür ( fr.-ing - cave - içi boş yer, mağara vb...) Çalgıya bin yıllar önce yakıştırılan bu ad genelde tüm nefeslilere özgü ortak bir kavramı içerir.

Tulum, Türkiye'nin Karadeniz bölgesinde, özellikle Rize, Artvin, Ardahan, Erzurum ve Gümüşhane illerinde yaygın olarak kullanılan bir nefesli halk çalgısıdır. Bölgenin dağ köylerinde sıkça görülen tulum, tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte yörenin en eski nefesli çalgılarından biri olarak kabul edilir. Balkanlar ve İskoçya'da da benzer çalgılar bulunmaktadır. Fiyatları, tulumun yapımında kullanılan malzeme, işçilik ve diğer faktörlere bağlı olarak değişiklik gösterebilir.
Miskal, musikar, müştak, Türkistan'da (Orta Asya'da) kullanılan bir çeşit panflüttür. Çalgı, İran'da muştak adı ile bilinmektedir. Arap ülkelerinde Şu'aybiye, Romanya'da Nai olarak adlandırılır. Kore'de ve Güney Amerika ülkelerinde de farklı biçimleri yaygındır. Osmanlı döneminde 18. yüzyıl sonlarına kadar saray müziği, şehir eğlence müziği, sivil mehter topluluklarında ve müzikle tedavide kullanılmıştır.
Nefire, derviş borusu, savaş borusu gibi adlar da verilmektedir. Nefir Farsça olup bütün sözlüklerde “boynuzdan yapılan basit bir musiki aleti” olarak tanımlanmaktadır. Mehter çalgısı olarak da geçmektedir (İslam Ansiklopedisi). Nefir çalgısı içi boş bir boynuz ile bir adet dilden oluşmaktadır.






Yorumlar