HACE BEKTAŞ-I VELİ
- Haluk Hızlıalp

- 19 Ara 2025
- 16 dakikada okunur
Biricik oğlum Cem Hızlıalp'e...
Kasım 2025 Kırşehir gezimizde Nevşehir'e gitme planımız olmamasına rağmen Hacı Bektaş'ı ziyaret etme kararı aldık; çünkü çok önemli ve Kırşehir'e 42 km kadar uzaktaydı. Ziyaret etmemek mümkün değildi...

Hacı Bektaş-ı Veli Türbesi, Nevşehir'in Hacıbektaş ilçesinde yer alıyor; çevresinde, doğuda Avanos, batıda Kırşehir iline bağlı Mucur ilçesi, güneyde Gülşehir ve kuzeyde ise Kozaklı bulunmakta.
Bir konuya açıklık getirerek başlıyalım; Hacı mı ? Hace mi ?
Doğru kullanım "Hace Bektaş-ı Veli"'dir. Hace Bektaş-ı Veli, Kızılbaş-Alevi-Bektaşi inancının önemli bir figürüdür ve 13. yüzyılda yaşamıştır. "Hace" unvanı, özellikle Ahmet Yesevi gibi önemli kişiler için kullanılırken, Bektaş-ı Veli için de bu kullanım yaygınlaşmıştır. Bu ünvan, kişinin sufi ve manevi liderliğini vurgular. Hace (öğretmen, yol gösterici, bilge, hoca) anlamındadır. Bu ünvan daha sonraları ''Hacı'' şekline dönüşerek toplumda yaygın kullanım bulmuş.

Büyük Türk - Tasavvuf düşünürü (1208-1271). Türkistan'ın (Orta Asya'nın) Horasan bölgesinde (Nişabur'da) doğmuş ve Hace Ahmet Yesevi Okulu'nda matematik, felsefe ve diğer bilimleri öğrenmiş. Irak, Arabistan ve Suriye'de bulunduktan sonra Anadolu'ya gelir ve eski adı Sulucakarahöyük olan bugünkü Hacıbektaş'a yerleşir. Burada düşüncelerini yayar, öğrenci yetiştirir ve Hakk'a yürür. O'nun hoşgörü, barış, insan sevgisi ve eşitlik ilkeleri üzerine kurulu olan düşünce sistemi halen insanlığa ışık tutmakta. Tarih boyunca naçizane ''güneş insan'' olarak tanımladığım kamil insanlardan biri olarak karşımıza çıkar. Sosyal düşünceleri kendisinden 600 yıl sonra 1923 te Atatürk tarafından hayata geçirildi. Hace Bektaş-ı Veli düşünce ve öğretisi 10 Aralık 1948'de kabul edilen ''İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'' ile aynı anlayışı aksettirir ve bildiriye ışık olmuştur.

Ahmet Yesevi Okulu'ndan ışık alarak oluşan Bektaşilik eski Türklerin Gök Tanrı inancı ve kamlık (şamanizm) geleneklerinden önemli izler barındırır. Bektaşilik İslam'ın zorunlu kıldığı ibadetleri açıkça reddetmese de bu ibadetleri zahiri anlamlarının ötesinde batıni bir yorumla ele alır. Biraz önce belirttiğimiz gibi tarihsel etkileşim sürecinde semavi dinler öncesi eski Türk (Anadolu-Türkistan-Sibirya-İran-Mezopotamya) kadim inanç geleneklerinden izler taşıyan kendine özgü tapınım, ayin ve erkan (söz sahibi er kişiler) biçimleri geliştirmiştir.

Bu ritüellerin en önemli biçimlerinden biri olan ''ikrar ayini'', tarihte Uygur Türkleri'nin inanç sistemlerinden biri olan Maniheizm'deki ''topluluğa-cemaate-derneğe kabul töreni'' ile dikkat çekici benzerlikler gösterir. Cemaate kabul edilmeye uygun görülen kişilerin mevcut üyelerle tanıştırıldığı bu tören Bektaşiliğin sosyal ve tinsel (ruhsal) bütünlüğünü pekiştiren temel törenlerden biri. Bu tören, kişinin inancını kabul etmesi ve topluluğa dahil olması anlamına gelir. İkrar vermek veya nasip almak şeklinde ifade edilir.

Ayinler genellikle bir post serilerek başlar, baba veya rehber tarafından gülbank okunur ve semah dönülür. Kılıçlar eşliğinde alkışlar, dualar okunabilir.

Yeniçeri gülbankları, Yeniçeri Ocağı'nda okunan özel alkışlar, dualardır. Bu alkışlar, Yeniçerilerin inançlarını, askeri ruhlarını ve birliklerini ifade etmelerine yardımcı olurdu.
Gülbank ''Gül Sesi'' anlamına gelir. Gülbank, Bektaşi ritüellerinin önemli bir parçası olup topluluk içinde bir araya gelindiğinde belli bir makam ve eda ile okunan alkışları (duaları) ifade eder. Bu, Bektaşi inancının duygusal bir ifadesi ve birlik simgesidir.

Bektaşilikte Ayin-i Cem de kökeni itibarıyla İslam öncesi Türklerin ritüel toplantı-toy geleneğine dayanır. Sözkonusu dönemlerde Türkler arasında yaygın olan evli çiftlerin katıldığı kımız eşliğinde yapılan bu toplu ibadet zamanla Bektaşilik içinde yeni bir biçim kazanmış.
Burada Bektaşilik adı altında irdelemeye çalıştığımız olgu aslında eski Türk inanç sistemleri, Gök Tanrı inancı, kamlık gelenekleri, Alevilik ve Kızılbaşlık inanç ve ritüellerini de kapsar.

Bu ritüellerin en anlamlı ve önemlilerinden biri de ''Semah'' tır. Şimdi müze ve türbeyi gezerken Semah'ı ve diğer ritüeller ile birlikte Bektaşi felsefesini de biraz daha yakından anlamaya çalışalım...

Semah'a dışarıdan bakan yalnızca bir dans görür. Oysa semah biçimin değil, oluşun, halin estetiğidir. Bedenin değil bilincin devinimi. Bektaşilikte semah gösteri değil Hakikat'in hareketi adeta...
Semah'ta dönen beden değil varlık, öz. Evren döner, galaksiler döner, atom döner, elektron döner, insan döner; çünkü her biri aynı özden. Öte yandan ''keser döner sap döner gün gelir hesap döner'' deyişi de halk kültürümüzdeki dengelenme anlatımlarından biri. Her dönüş evrenin bir soluğu, nefesi. Semah bu soluğu alkışa çeviren bilinç olarak karşımıza çıkıyor.

Bu dönüş ya da döngü kadim kültürde Kazakistan'da bulunan Ahmet Yesevi türbesinin üzerindeki oz tamgası bezemeleri ile simgeleştirilmiş.
Ritüelin estetiği dışarıdan değil içeriden gelir. Hakikat güzelliği yaratır, güzellik hakikati değil. Semah'ın değeri hareketin doğruluğunda değil niyetin saflığında. O yüzden her semah sessiz bir alkış. Bir el göğe kalkar, bir el yere iner. Biri Hak'tan alır, biri halka verir. O an insan evrenin ortasında bir köprü olur. Hakikat estetiği bu dengenin farkındalığı. Modern zihin estetiği biçimde arar; Bektaşilik ise güzelliği doğruda bulur. Bir şey güzel olduğu için doğru değildir, doğru olduğu için güzeldir. Doğruluk ise saf vicdan ve kalpten gelir. Semah'ta güzel dönmek değil, gerçek dönmek esas. Ritüelin amacı beğenilmek değil bilinçlenmek. Gerçek yaşandığında güzellik kendiliğinden doğar. Çünkü Hakikat sezilir (hissedilir) gösterilmez. Bu açıdan bakıldığında Kadim Türk inanç sistemlerinin antik dönem Hermetizm'i ile bağlantıları da görülür.
Semah bedenin devinimiyle bilincin merkezde buluştuğu andır. Evrenin geometrisiyle insanın kalbi o an birleşir. O sebeple semah bir dans değil evrenin kendi alkışı (duası) dır. Hakikat hep döner, her dönüş yeniden anımsamadır.

Pir Evi'nin üçgen alınlıklı üç kemerli ön yüzünde üçgen alınlığın altında mavi renkle bezenmiş üç simge bulunur; Güneş-Çarkı Felek ya da kadim Türk kültüründe ve biraz önce Kazakistan Ahmet Yesevi Türbesi üzerinde gördüğümüz (Oz Tamgası) sonsuz döngüyü, Yaratanı, yaratılışı simgeler; ortadaki Gül sevgidir; Yeni Ay (hilal) ve yıldız ise yeni başlangıçları anlatır (Türk kültüründen İslam'a geçmiştir). Bunlar kadim Türk mitolojisi ve inanç sisteminin (Antik Türk Kültürü'nün) üç önemli simgesidir. Erzincan, Refahiye (Koçgiri) Gümüşakar Köyü mezarlarındaki simgelerle de birebir örtüşür.
Kapsamlı bilgi için aşağıdaki bağlantı yardımcı olacaktır :

Aslanlı Çeşme ve Meydan Havuzu
Aslanlı Çeşme'ye geçmeden önce Bektaşilikte aslan sembolünü anlayalım...
Bektaşilikte aslan sembolü, güç ve kudreti temsil ederken aynı zamanda güneş ve aydınlığın da sembolü. Hemedan'da bulunan aslan heykelleri ve Vilâyetname'de geçen taşa dönüşen aslanlar, bu sembolizmin örnekleri. İran coğrafyasında kurulmuş olan Türk Devletleri arasında Med, Part, Selçuklu ve Safevi devletleri güneş ve aslanı bayrak ve sikkelerinde devlet sembolü olarak kullanmışlar. Ayrıca Urartu, Hatti-Hitit, İskit-Kimmer (Frig) gibi kadim Anadolu kültürlerinde ve Osmanlı Türk yapı ve mimari eserlerinde ortak simge olarak sıkılıkla kullanıldığını görmek mümkün. Bektaşi inancındaki yeri, tasavvufi anlamlar ve koruyucu güçlerle ilişkili.

Hace Bektaş Veli'nin kucağındaki aslan ve ceylan temsili Bektaşi-Alevilikteki "Güçlüyü zayıfa kurban etmeme, tezatları uzlaştırma, farklılıkların bir aradalığını savunma" düşüncesini ifade eder.
Aslanlı Çeşme Hace Bektaş-ı Veli dergahında Ser Çeşme olarak bilinir. Ser Çeşme suyun başı ya da kaynağının, derin anlamda özün, öğretinin, aklın, sevginin, hoşgörünün kaynağının Hace Bektaş-ı Veli dergahı ve öğretisi olduğunu vurgular.
Hace Bektaş-ı Veli Makalatı'nda (kitabında) Tanrı'nın insanı 4 unsurdan (Hava-Su-Ateş-Toprak) yarattığı vurgulanır. Dolayısıyla insan bu 4 unsurun özelliklerini taşır. İnancın ''4 Kapı 40 Makam'' öğretisinde Marifet Kapısının simgesi Su'dur. Gönül yolunda en sondan bir önceki mertebe olan Marifet Kapısı hakikatine sadık kalan insanın özünden dolayı su ile ifade edilir ve bu kapıda olan ''Arifler'' de temiz ve temizleyici olarak görülürler. Gelişim (Tekamül) yolundaki insan kendini tanıyıp bilirse su gibi yolunu bulup kendi sırrına (hakikate) kavuşur; Hakk ile bir olur.
Tasavvufta Su ''Marifet'', ''Tanrısal Kut-Nur'', ''Kamil Nefis'' gibi anlamlar içerir. Su; Cem törenlerinin birçok aşamasında 40'lar Cemi'nde bulunan ululara ve görevlerine izafeten simgeleştirilmiş anlamları ile yer alır. Bunların arasında ''Saka'', ''Saki'', ''Sakka'' sıfatları altında görev yapanlar ile 40'lar Cemi'nde su dağıtan Hz. Fatıma'ya ilişkin olarak Cem törenlerinde Sır Suyu görevini yürütecek Canlar bulunur.

Dolayısıyla bu suya ''Can Suyu'' da denilir. Kadim Türk kültürünün and içme geleneğindeki ''can suyu, ölümsüzlük suyu, şehadet şerbeti'' anlamlarını da içerir. Kültürümüzdeki hayrat ve çeşmeler hep bu kadim inancın yansımalarıdır.
Anadolu Kızılbaş Alevi inancında suya o kadar çok saygı ve kutsallık verilmiştir ki bu kutsallığı erkanlarına da dahil etmişlerdir. Bu simge bir anlamda kalplerin her türlü kötülükten arındırılmasını ve ''ben'' duygusunun ''biz'' duygusuna dönüşümünü de anlatır.
Dolayısıyla Aslanlı Çeşme taşıdığı kutsiyeti ve yapısı bakımından oldukça önemli bir çeşmedir. Çeşme üç kurnalı olup ortadaki kurna aslan heykelinin ağzında yer alır. Aslan heykeli İskenderiye (Mısır) mermerinden yapılmış olup Mısırlı Kara Fatma adında bir hanım tarafından Hace Bektaş-ı Veli Dergahı'na gönderilmiştir (1854/55). Alevi-Bektaşi vatandaşlarımız tarafından çok büyük saygı görür.

Meydan Havuzu
Dergah, medrese gibi kültür yapılarında yer alan havuz tasavvufta yaşamı simgeler. Hace Bektaş-ı Veli Dergahı'nda Aslanlı Çeşme ve Üçler Çeşmesi haricinde kadınlar tarafından yaptırılmış bir diğer yapı da Meydan Havuzu'dur. Beyrut Valisi Halil Paşa'nın eşi Zehra Nazile Hanım tarafından yaptırılmış olan bu eser kare planlı bir mimariye sahip. Havuzun Üçler Kapısı'na bakan kenarı üçgen alınlıklı olup orta tepe noktasında mermerden bir Hüseyni Taç ve altında bir kitabe bulunmakta.

Horasanî taç, Bektaşilik geleneklerine ait nadir örneklerden biri. Dört katmandan oluşmakta. Bektaşilik'teki ''4 Kapı 40 Makam'' inancına göre ''Şeriat-Tarikat-Marifet-Hakikat'' kapılarını temsil etmekte. Günümüzde kullanılan ve geçmişte kullanılan diğer taçlardan farklılaşan taç ise Hüseynî Taç. Bu taç, Bektaşilikteki rütbe ve konumları belirtmek için de kullanılır; örneğin, 12 dilimli Hüseynî Tacı Şerif, Seyitler (Dede) tarafından takılırken, Babalar (Rehber) yeşil, Dervişler ise beyaz kuşakla ilişkilendirilir. Dilimlerin her birine ''terk'' adı verilmiştir. 12 eşit dilimli olması insanlık tarihindeki Sümer-Anadolu Hatti-Hitit-İyonya-Etrüsk 12 Tanrı-12 Havari-12 İmam inançlarına kadar gider.
4 Kapı 40 Makam
Bu dört ana tema (kapı) : “Şeriat, Tarikat, Marifet ve Sırr-ı Hakikat” kapılarıdır. Her kapının on makamı vardır. Bunun içindir ki bu algılayış Bektaşî felsefesinde dört kapı kırk makam biçiminde formüle edilmiştir. Bu düşünce ilk önce Ahmet Yesevî tarafından “Fakirname”de dile getirilmiştir.
Bektaşilik-Alevîlik bir tasavvufi gelişim yolu olduğu için her kavramın ve bu kavramla dile getirilen edimin birden çok anlamı vardır. Bu katmanlı anlamlar kişinin tinsel (ruhî) açıdan olgunluk mertebesine göre birden değil, zamanla ve tekamül ile açığa çıkar, bilinç dünyasında belirir. Örneğin bir arı; şeriat kapısındayken sıradan bal yapan bir böcektir, bir anlamda ''gerçeklik''tir; tarikat kapısındayken, arılıktan çıkar ve onun başka bir canlının-insanın, doğanın tanrısal-evrensel düzeninde (devranında) çalışan bir varlık olduğu belirir; marifet kapısında ise arının neden sürekli bal yapan bir varlık olduğu anlaşılır ve ders alınır; hakikat kapısında ise arı kalmamış, arı, insan, doğa-evren ve Yaratıcı bir olmuştur.

Gelelim Hace Bektaş'ın ''Eline, Diline, Beline Sahip Ol'' ilkesine...
Hace Bektaş-ı Veli Nişabur'lu bir Türkmen babasıydı; Türklüğün has ve öz evladıydı. Onun ifade ettiği El demek İl demektir; İlteriş Kağan, İltutmuş Kağan adlarındaki gibi İl demek şehir demek değildir, Devlet demektir. ''Eline sahip ol'' derken ''Devletine ve bağımsızlığına sahip çık'' demektedir; bunu söylediği zamanlar Anadolu'da Moğol istilasının olduğu ve Türk birliğinin dağılmış olduğu dönemlerdir.
Peki Bel nedir? Hiç Çamlıbel'i duymadık mı ? Bel yöre demektir. Yöre kültürü, geleneği, töreyi ifade eder. Belde, Yöre aynı şeylerdir. ''Beline sahip ol'' demek ''Kültürünü ve geleneklerini koru, aktar ve sahip çık'' ''Kültürünü başka kültürlerin etkisiyle değiştirme'' demektir.
''Diline sahip ol'' ise çok açıktır...Anadolu'da Farsça ve Arapça'nın hakim olmaya başladığı dönemde Hace Bektaş-ı Veli Türkçe'yi öne çıkarmıştır. Zaten o dönemde bir Türkçe akımı olduğunu Yunus'tan, Aşık Paşa'dan, Pir Sultan'dan ve daha nice erenlerden biliyoruz...

Derviş Giysi ve Eşyaları ve Anlamları
Anadolu'yu, Türkistan'ı (Orta Asya'yı), Mezopotamya ve Mısır dahil daha nice diyarı gezen ve öğretilerini halka anlatan Bektaşi dervişlerin giysi ve eşyaları da dünya görüşlerini yansıtırdı. Başlarına taç (Bektaşi Sikkesi), üzerlerine pelerin biçimli hırka, uçkurlu bir çeşit pantalon-şalvar ve ayaklarına çarık giyerlerdi. Boyunlarına Hacıbektaş taşından yapılmış olan 12 köşeli teslim taşı, bellerine ise bir ipin ucuna bağlanmış kamberiye ile meşinden kuşak takarlardı. Kuşağın gözlerine kaşık, kama, tütün kesesi, ağızlık ve küçük eşyalarını koyup yollara düşerlerdi.
Biraz önce gördüğümüz gibi Hüseyni Taç beyaz keçeden yapılmış 12 dilimli derviş taçı; dilimlere ''terk'' denilmekte ve her bir dilim Bektaşi inancındaki 12 Uluyu (İmamı) simgelemekte.
Teslim Taşı; derviş ve yoldaşlara (muhiplere) Baba eren tarafından kutsanarak teslim edilen, bir iple boyuna bağlanıp göğüs üzerinde taşınan Bektaşilik yoluna bağlılığı ifade eden 12 uçlu yassı taştır. 12 Ulu ile birlikte, Güneş Kültünü, Künü simgelediği de düşünülür.


Megüç; Bektaşiliğin Babagan kolunda Erenlere, Yol Büyüklerine saygı simgesi olarak ''evlenmeyen'' dervişlerin sol kulaklarına taktıkları at nalı biçimindeki küpe, halka. Kültürümüzdeki ''Kulağına küpe olsun'', ''Kulağı delik'', ''Kulağı kesik'' deyişleri bu öz gelenekten gelir; akıllanana, sır tutup-saklamayı öğrenip bilene ve sırrı tutamayanlara söylenmiştir.
Kamberiye; Bektaşi Babalarının kuşaklarına taktıkları bir ulu eren figürü olarak görülen Hz. Ali'yi takip eden Kamberi ya da Hz. Ali'nin atının göğüs kösteğini simgeleyen, Necef yani 'Dağ Kristali' veya 'Mucizevî Taş' olarak da bilinir. Şeffaf, camsı parlaklığı ve kristalize yapısıyla dikkat çeker. Bu taşın saflığı temsil ettiğine, karanlık ve aydınlık, ölüm ve doğum arasındaki dengeyi sağladığına inanılır. Aynı zamanda 'sonsuz şans taşı' olarak da anılan Necef taşı eski Türk kamlık (şamanizm) geleneğinin bir yansıması olup negatif enerjiyi hapsederek bedeni ve zihni koruma özelliğiyle bilinir.

Keşkül; Gezgin dervişlerin kullandığı, ağaçtan ya da metalden yapılan, zincirle omuzda ya da kolda taşınan yemek kabı. Dervişlerin bir tür yardım kabı olarak ta kullandıkları keşküller nefsi terbiye etme ve manevi zenginliğe ulaşmanın da bir aracı olmuştur.
Çerağ; Tinin-Ruhun-Bilincin aydınlanmasının-kutlanmasının, tanrısal nura kavuşmasının bir simgesi olarak algılanan, Cem törenlerinde kullanılan kandil olmakla birlikte ışık taşıyan elleri temsil eder. Hem alkış-ibadet yapılan yeri hem de tüm evreni aydınlatan olarak uyandırılmaktadır. Çünkü çerağ insanı cehalet ve karanlıktan kurtaran, yolunu aydınlatan kuttur, nurdur. Cem törenlerine başlamadan önce ilk uyandırırlan Çerağ ''Horasan Çerağı'', ''Kanun Çerağı'' veya ''Delil Çerağı'' olarak bilinir. Kadim Güneş ve Ateş kültlerinin bir yansıması olarak görülür.
Teber; gezgin dervişlerin (alp erenlerin) tehlikelere ve vahşi hayvan saldırılarına karşı korunmak için taşıdıkları uzun saplı yuvarlak ağızlı balta. Kadim Anadolu-Mezopotamya (Sümer-Hatti-Hitit-Minos-Karya-İyonya kültürlerinde tanrısallık-koruyuculuk simgesi olarak ta karşımıza çıkar.
Mutteka; Eski Türkçede hem fiziksel bir destek (baston, dayanak) hem de mecazi olarak sığınılan, güvenilen şey anlamına gelir. Özellikle Bektaşi-Mevlevi dervişleri için mutteka, 40 günlük çile eğitimleri sırasında uyanık kalmalarına yardımcı olan ve çenelerinin altına yerleştirdikleri bir araçtır.

Rubu Tahtası; Türkistan-Horasan coğrafyasında astronomi ölçümlerinde kullanılan, Anadolu İyonya'lı Batlamyus'un yükseklik ölçmek için öngördüğü pratik bir araçtır. Belirli bir enleme göre tasarlandığı için sadece o enlemdeki yerleşim yerlerinde doğru sonuç verirdi. Genellikle şimşir ağacından yapılır ve Güneş'in ufuk düzlemiyle yaptığı açı gibi astronomik hesaplamalarda kullanılırdı. Bu yönleriyle, rubu tahtası günümüz bilgisayarlarının atası olarak ta kabul edilebilir.

Nefir; gezici dervişlerin omuzlarına asarak taşıdıkları boynuzdan (özellikle yaban keçisi boynuzu) yapılma üflemeli alet. Orman ve dağlarda vahşi hayvanları korkutmanın yanı sıra haberleşmek için de kullanılmıştır. Tasavvufta Nefir, Ney gibi, Hakk'a yürüdükten sonra tinin yeni bir bedende ''can-nefes-soluk'' bulacağını simgeleyen ermişlik belirtisi olarak görülür.

Cilbend; Kemer üzerine tokalı bir kayış ile bağlanan, meşinden yapılmış, kapağı ön yüzüne sarkan ve dervişlerin evraklarını muhafaza ettiği cüzdana Cilbend denmektedir. Cilbed içine dervişler tarafından nefes defteri, mühür, mendil gibi eşyalar konulurdu. Bektaşilikte nefes, Alevi-Bektaşi şairleri tarafından ayin-i cemlerde ve diğer toplantılarda özel bir besteyle okunan ilahilerdir. Kelime anlamı olarak soluk veya hava alıp verme anlamına gelse de, edebiyatta bu özel şiirler için kullanılır. Bu nefesler, hem öğretisel hem de edebi yönleriyle Alevi-Bektaşi kültüründe önemli bir yere sahiptir.

Bektaşilik ve Alevilikte Cem yalnız bir ritüel değil evrenin küçük bir modelidir. Dairenin başlangıcı ve sonu yoktur; tıpkı evrenin döngüsü misali...Delil'in (Kutup Yıldızı) ortada yanması merkezdeki (kara delik) enerjiyi, burkanı yani çekim gücünü, varoluş ritmini anlatır. Bu yüzden Cem'e bakmak adeta gökyüzüne, evrene bakmak gibidir.
Devriye, Çark-ı Felek, Oz Tamgası ne derseniz deyin, varlığın yok olmadığını yalnızca biçim değiştirdiğini vurgular. Yunus'un ''Can ölesi değil'' bu döngünün halk dilindeki ifadesidir. Türkistan'dan, Anadolu İyonya'sından Hint düşüncesine kadar bir çok gelenekte bulunan bu görüş Bektaşilikte hem doğa hem bilinç düzeninin özüdür.
Bilim insanları evrenin tamamen devinim üzerine kurulu olduğunu söylüyor; galaksiler spiral döner, dünya döner, atom altı parçacıklar titreşir. Hawking evreni ''sürekli genişleyen ve titreşen bir organizma'' diye anlatır. Bu hareketlilik Bektaşi-Alevi devriyesi ile şaşırtıcı biçimde örtüşür.
Cem töreninde Semah dönerken amaç evrenle aynı ritimde akmaktır. İnsanın bedeni döner, bilinci ise merkezde durur. İnsan aydınlandığı ölçüde devriyenin bilinci, doğa ise devriyenin bedenidir.
Devriyenin bilinci olma farkındalığı sorumluluk getirir; devriyenin ritmini bozmamak, doğa ile uyumda kalmak, öz merkezini korumak. İnsan bu yüzden hem yolcu hem aynadır.
Cem de belirtilen 12 hizmet yalnız bir ritüel silsilesi değil, kozmik düzenin insanlaşmış halidir. Delil merkez enerjiyi, Semah devinimi, Süpürgeci arınmayı, Rehber bilinci temsil eder. Cem kurulduğunda insan (can) yalnız bir törene değil evrenin yeniden kuruluşuna tanıklık eder adeta... Bektaşilikteki 12 Hizmet antik çağ Anadolu Lidya efsanelerindeki Herkül'ün (Herakles'in) 12 işinden kadim izler taşır.
Cem evrenin sırlarını hatırlatan kapıdır; döngü-devinim-kut (ışık)-çember. Hepsi aynı hakikate işaret eder. Dönen herşey birliğe döner; birliğe dönen herşey Hakk'a...

22 Aralık 1919 - Atatürk'ün Hacı Bektaş'a Gelişi
Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları ''tam bağımsız bir devlet'' kurmak için Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı başlatmış ve Anadolu insanını bu bağımsızlık mücadelesi etrafında birleştirmek için kongreler yapmıştır. Hacıbektaş ulusal bir devletin kuruluş tasarılarının yapıldığı bu süreçte, uğranılmadan geçilmeyecek önemli bir durak noktasıydı.
O yıllarda Anadolu'da yaklaşık 3.5 milyon kadar bir nüfusa sahip Bektaşi-Alevi Türkmenler üzerinde büyük etkinliği olan ''Cemalettin Çelebi Efendi'' nin ve ''Hace Bektaş-ı Veli Dergahı'' nın desteğini almak Mustafa Kemal Paşa için çok önemliydi.
Mazhar Müfit Kansu'nun ''Erzurum'dan Ölümüne Kadar Atatürk'le Beraber'' adlı kitabında Atatürk'ün Hacıbektaş'a gelişi özetle şöyle aktarılıyor;
''Çünkü Hacıbektaş'a uğranılacaktı. Bu mühim bir merkezdi. Bütün Anadolu'daki üç, dört milyondan daha ziyade miktara baliğ olan Alevilerin merbut bulundukları Çelebi, Hacıbektaş kariyesinde oturmakta idi. O zaman Çelebi Cemalettin Efendi ile Dedebaba postu vekili ''Salih Niyazi Baba'' idi. Milyonlara varan Aleviler-Bektaşiler gerçi bir taraf bir vaziyette görülüyorlarsa da bunlar, Çelebi'nin, Dedebaba vekilinin emir ve idaresine tabi olduklarından bu zat ile görüşmek, onları tarafımıza çekmek için gerekliydi.''
İstanbul'un İngiliz ve Fransız işgali altına girmesi söz konusuydu; bunun üzerine 09 Ocak 1919'da İngiliz Yüksek Komiserliği'ne Cemalettin Çelebi Efendi ve ''Hacıbektaş Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'' başkanı Halil Efendi tarafından protesto telgrafları gönderildi. Bu tavır ve duruş, Mustafa Kemal Paşa'nın 4-11 Eylül tarihlerinde Sıvas Kongresi'ni yaptıktan sonra Temsilciler Heyeti ile birlikte Hacıbektaş'a gelişinin yolunu açtı. Mücadele merkezi ''Ankara'' olarak belirlenmişti. Kongrenin yürütme organı durumundaki Temsilciler Heyeti, Ankara'ya geçmeden önce Hacıbektaş'a uğrayıp bu nüfuslu merkezin desteği almak istemişti. Öte yandan Çelebi Cemalettin Efendi'nin evinde konaklayan Atatürk'ün ilk defa ''Cumhuriyet'' fikrini bu evde Çelebi Cemalettin Efendi ile konuştuğu da belirtilmekte...
Özetle Hace Bektaş-ı Veli Dergahı'nın gerek Milli Mücadele Dönemi öncesi I. Dünya Savaşı'nda gerekse Milli Mücadele sırasında ve sonrasında Yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kuruluş aşamasında büyük katkıları oldu. I. Dünya Savaşı sırasında özellikle Doğu Cephesi'nde ''Mücahidin-i Bektaşiyye'' ya da ''Bektaşi Alayları'' olarak bilinen askeri gruplar vatan savunması adına önemli işler yaptı. Özellikle T.B.M.M' nin açılışı sonrası Anadolu'da çıkan bazı isyanlar Dergahın yakın çevresinde olmasına rağmen Dergah her zaman bu isyanların karşısında olmuştur.

Hace Bektaş-ı Veli zamanından günümüze ulaşan en belirgin yer Çilehane olup külliyenin çekirdek kısmını oluşturmakta. Hace Bektaş'ın 40 gün 40 gece burada kaldığı biliniyor.

Bu bölümde biraz önce gördüğümüz ibadet araçları dışında hiçbir şey bulunmaz, yemek ve su dışarıdan verilirdi. Çile, Dervişlerin manevi yetkinliğe ulaşabilmek için kendilerini dünyevi ihtiyaçlardan yoksun bıraktıkları içe kapanış dönemidir. Çile ile nefsini terbiye eden kişi ''kamil insan'' durumuna ulaşır.




Gök Eşik'tan geçilerek ulaşılan türbe Türk-Selçuklu mimarisi tarzında yapılmış olup duvar ve kubbesi kalem işi motifler ve hüsn-i hatlar ile süslü. Kare plan ve yüksek kubbeli yapıda sekizgen kasnaktan kubbeye geçiş, mimaride Türk Üçgeni denilen geçiş unsurlarınca sağlanmış. Bu unsurlar Eski Türklerin binlerce yıldan bu yana geleneksel olarak benimsedikleri Gök Tanrı inancında evren ve doğadaki dişil/eril kavramları ve zıtların birliğini vurgulayan geometrik tamga ve simgeler olarak karşımıza çıkıyor.

Üçler Çeşmesi, adından da anlaşılacağı üzere üç adet kurnaya sahip. Bu üçlü yapı, Alevi-Bektaşi inancında "Allah-Muhammed-Ali" veya "Muhammed-Ali-Fatma" gibi islami unsurlar içerse de özünde ''Tanrı-İnsan-Evren'' kutsal üçlemesinden oluşan ''Birliği'' sembolize eder; Bu ise ''Hakikat Kapısı'' nda elde edilen en kutsal anlayıştır. Bu tarz üçlemeleri Hıristiyanlıkta da ''trinity; baba-oğul-kutsal ruh'' şeklinde de görmek mümkün.
Kitabesine göre, çeşme Türbedar Feyzi Baba'ya 1902 yılında Fatma Fikriye Hanım tarafından yaptırılmış. Bu da Aslanlı Çeşme ve Meydan Havuzu gibi Üçler Çeşmesi'nin de bir kadın tarafından yaptırıldığını ortaya koymakta. Çeşmenin üzerinde ayrıca Hacı Bektaş-ı Veli Dergahı'na ait yıldızlı bir taş kabartma da bulunmakta.

Bir daire içerisinde iç içe geçmiş bir düz bir ters üçgenden meydana gelen Altı uçlu (köşeli) yıldız, biraz önce de gördüğümüz gibi kadim Türk Kültüründe de kullanılmış olan çok eski bir simge.

Alevi-Bektaşi inancında içte ve dışta yeralan yıldızların 6'şar ucu toplam 12 sayısını verdiğinden dolayı 12 Uluyu-İmamı simgelemekte. Aslında buradaki 12 Ulu ya da İmam kişilerden çok ''Kamil İnsan'' olabilme yolundaki hizmet ve aşamaları gösteriyor.

Yukarı ve aşağı bakan üçgenler Eski Mısır Hermetik düşünce sistemindeki ''Yukarıdaki neyse aşağıdaki odur'' ilkesine işaret etmekte. Yukarı bakan üçgen Ateş'i, aşağı bakan üçgen ise Su'yu temsil eder. Su üçgeninin taban kenarı ile keşişen Ateş Hava'yı; Ateş üçgeninin taban kenarı ile kesişen Su Toprağı gösterir. Böylece evrendeki 4 Temel Unsur oluşmuş olur.

Sonraki inanç literatüründe Mühr-ü Süleyman veya Davut Yıldızı olarak yerini almış tüm insanlığa ait kadim bir simge. Simge aslında semavi-ibrahimi dinlerden çok daha eski ve tarih boyunca çeşitli kültürlerce kullanılmış; yani bu kadim simgeyi tek bir kültürle özdeşleştirmek pek doğru değil...


İzlerini Eski Mısır, Hinduizm, Budizm, Eski Türk (Sümer-İskit/Saka-Hun-Uygur-Hazar-Selçuklu-Osmanlı) geleneklerindeki bir ezoterik-koruyucu simge, tılsım olarak ta görmek mümkün. İslamiyet öncesi Eski Türklerin kullandığı 12 Hayvanlı Türk Takvimi'nde bir burç simgesi olarak gösterilmiş; Çolpan Yıldızı ve yol gösterici olarak anılan Temür Kazık (Demir Kazık-Kutup Yıldızı) olarak ta adlandırılmış. Ezoterik anlamı ise evren ve doğadaki eril/dişil enerjilerin (zıtların) birliği ve dengesi. Bir anlamda Yer ile Gök'ün evliliği, yaradılışın, bereket ve sonsuzluğun kutsanması da diyebiliriz.

Kırklar Meydanı'ndaki bu tablolar Bektaşi–Alevi düşüncesinde insanın tanrısal hakikatin aynası olarak görülmesini açıklıyor. İnsanın yüzü ve bedeni, Arap harfleriyle “Allah”, “Ali” gibi kutsal isimleri sembolik biçimde yansıtıyor; insan bu yüzden “konuşan Kur’an (Kitab-ı Natık)” sayılıyor. Tabi bu yorum ve inanç biçiminin ciddi bir Arap ve dönemin müesses nizam etkisi taşıdığını söylemek mümkün. Bunun nedenleri ve tarihsel ayrıntılarına burada girmeyeceğiz; yalnızca olduğu gibi aktaracağız. Bu etkilerin dışında kalmış olan düşünce sisteminin ise daha kadim, evrensel, doğal ve bilimsel nitelikler taşıdığı da farklı yorumlar arasında...
Kamil İnsan (İnsan-ı Kâmil) anlayışında beden, evrenin küçük bir kopyası: dört unsur, burçlar, doğa olayları ve tanrısal kişilikler insan üzerinde karşılık bulur. Olgunlaşma süreci; egonun (nefsin) terbiyesi, benlikten geçme ve yol gösterici rehberliğiyle gerçekleşir. Tasvirlerdeki balık (ilk biçim/su/kozmik köken), yılan (cinsellik–ego), aslan (Hz. Ali, güç–benlik) gibi figürler insanın içsel çatışmasını ve ahlaki terbiyesini anlatır; amaç ''Kamil İnsan” olma yolundaki gelişimi sürdürmektir.
Onaltıncı Yüzyılda bir şair bugünün bilimi tarafından açıklanan bilgileri yazıya dökmüş. Bu öylesine söylenen bir şiir bir nefes değil. Bu bir aslında bilgi aktarımının apaçık göstergesi. İnsanlar uygarlığa da, bilgiye de çok önce sahipti. Ama türlü sebeplerden ötürü ellerinden yitirdiler. Bir avuç inisiye edilmiş aşık, derviş, rahip bu bilgileri çeşitli yöntemlerle sonraki nesillere aktarmışlar.
Şah Hatayi'nin ki Şah İsmail'dir; meşhur deyişinin devamı:
Bir kandilden bir kandile atıldım / Türab olup yeryüzüne saçıldım / Bir zaman Hakk idim Hakk ile kaldım / Gönlüme od düştü yandım da geldim
Evelden evvele biz Hakkı bildik / Hakktan nida geldi Hakka Hakk dedik / Kırklar meydanında yunduk pak olduk / İstemem yunmayı yundum da geldim
Şunda bir kardaşla kayda düşmüşüm / Pirler makamında yanmış pişmişim / Kırklar meydanında hem görüşmüşüm / İstemem yanmayı yandım da geldim
Şah Hatâyî eder senindir ferman / Olursun her kulun derdine derman / Güzel şahım sana bir canım kurban / İstemem kurbanı kestim de geldim.
Bilimsel yorum ve bakış açısı; Bugün bilimin de ortaya koyduğu gibi; süpernova patlamaları ile helyum, hidrojen gibi enerjiler bir kaynaktan diğerine aktarıldı; öte yandan Süpernova patlamaları ve nötron yıldızı birleşmeleri gibi kozmik olaylar nedeniyle oluşan ağır elementlerin uzaya ve dünyalara (gezegenlere) saçılmasında önemli rol oynar; büyük patlama (big bang) öncesi tekillik hali vardır, zaman ve mekan tek bir noktadadır;

Söz konusu ağır elementlerin Dünya’da bulunmasının sebebi, Güneş’i ve gezegenleri oluşturan gaz ve toz bulutundaki elementlerin bir kısmının daha önceleri süpernova patlamalarında üretilmiş olmasıdır. Yani Güneş Sistemi’nin, “başka yıldızların yaşamları boyunca ve ölümleri sırasında ürettikleri ve etrafa saçtıkları elementlerin küllerinden doğduğu” görülür.

Nükleer füzyon (ateş-od) olmasaydı yaşamın temeli olan elementler oluşmayacaktı; İnsan vücudunun büyük çoğunluğu işte bu süpernovalarda ve yıldızların içinde nükleer füzyon süreçleri ile üretilip uzaya saçılan oksijen (%65), karbon (%18) ve hidrojen (%10) elementlerinden (atomlarından) oluşur. Bu üç element insan vücut kütlesinin yaklaşık %93'ünü oluşturmaktadır. Azot (%3) ve kalsiyum (%1.4) da vücudumuzda önemli miktarda bulunan diğer elementlerdir. Bu elementler, vücuttaki tüm biyolojik süreçler ve yapılar için temel yapı taşlarını oluşturur. Burada adeta dev bir üretim, dönüşüm sürecinden yani devrandan dem vuruyoruz...
Çok önemli ve anlamlı birkaç deyiş ve şiirle devam edelim;
Ne diyor Sıdkı Baba (Zeynel Abidin)..."Güruh-u Naci’ye özümü kattım / İnsan sıfatından çok geldim gittim".
Devrani'nin bu dizesi de derin anlam içerir... "Sorma ne hacet bizleri sofu / Ta ezel künyede ismimiz vardır / Dünya kurulmadan yüz bin yıl evvel / Ol yeşil kandilde cismimiz vardır."
Son olarak Kaygusuz Abdal’ın dediği gibi “İnsan Nur-ı Kadim’dir / Hasta değil hekimdir”an
Böylece Bektaşi-Alevi düşüncesinin, dogmatik bir dinsel anlayış ve metafizikten çok, evren ve doğa gözlemi, bilim, ahlakî olgunluk ve iç yolculuk disiplini vurgusu yapan, bilimle inancı harmanlayan, kültürel toplumsal hafıza içeren, bütüncül bir insan oluşumu sunduğunu görmekteyiz.

Pir Evi'nde daldığımız derin düşüncelerden etkilenmiş bir halde ayrılırken son olarak külliyedeki mezarlıktan geçiyoruz. Bu mezar taşları, bize ölümün kaçınılmazlığını hatırlatırken aynı zamanda tinin (ruhun) ölümsüzlüğüne işaret eden simgelerle de bezenmiş.
Kadim kültürümüzden kaynaklanan bu simgelerin başında ise, insanın ölümsüzlük arzusunu yansıtan Hayat Ağacı motifi geliyor. Mezar taşlarında yer alan Hayat Ağacı tasvirleri, servi ve hurma ağacı gibi stilize formlarda karşımıza çıkıyor. Bu ağaçların dikimi, betimlemeleri, hem dünyevi hem de uhrevi yaşam arasındaki bağlantıyı ve sürekliliği temsil etmekte. Kültürümüzün doğaya ve evrensel düzene verdiği önem ve derinlik karşısında bir kez daha düşünüyor ve duygulanıyoruz...

Kültürümüze ve tarihimize sahip çıkalım; başkalarından öğrenmeyelim...
Bir başka gezi notunda buluşmak üzere esenlikle kalın...






Yorumlar