top of page

MAVİ VATAN

  • 17 May
  • 7 dakikada okunur

Günümüzde ''Mavi Vatan'' sınırlarımızın yasallaşması adımı ile birlikte başta Yunan ve İsrail çevreleri olmak üzere, Türkiye'nin Mavi Vatan doktrinine yönelik siyasi ve hukuki platformlardaki saldırılar yoğunlaşıyor.


Ege Denizi yerine Adalar Denizi
Ege Denizi yerine Adalar Denizi

Diplomasiye son! Türkiye, Adalar Denizi (Ege) ve Doğu Akdeniz dahil olmak üzere tüm denizlerinde deniz sınırlarını, münhasır ekonomik bölgelerini (MEB) sonunda uygulamaya koyacak.  TBMM, Rum-Yunan ikilisine göre "tartışmalı bölgelerde" deniz yargı yetkisini tesis etmek için yeni bir yasa çıkarmaya hazırlanıyor!


Önemli Not !....Bugünden itibaren artık tarih, diplomasi dilinde ve eğitim müfredatımızda;


''Ege Denizi'' ifadesi yerine ''Adalar Denizi''

''Orta Asya'' ifadesi yerine ''Türkistan''

''Haçlı Seferleri'' ifadesi yerine ''Haçlı saldırıları''

''Coğrafi Keşifler'' ifadesi yerine ''Sömürgeciliğin başlangıcı'' ifadeleri kullanılacak

''Antik Yunan Uygarlığı'' ifadesi yerine ''Anadolu İyonya Uygarlığı''

''Helenistik Dönem'' ifadesi yerine ''Makedon İskender Dönemi''

''Yunanlı filozof Sokrates'' ifadesi yerine ''Antik Çağ düşünürü Sokrat''

''Yunan kavimleri'' ifadesi yerine ''Mora yarımadası kavimleri''

''Antik Yunan-Helen dili ya da yunan dili'' ifadesi yerine ''Anadolu İyonya Dili-İyonya Dili''

''Yunan Mitolojisi'' ifadesi yerine ''(Anadolu kökenli) Atina / Mora Yarımadası Mitolojisi''

''Uygarlık, demokrasi ve aydınlanmanın merkezi Atina” ifadesi yerine “Uygarlık, demokrasi ve aydınlanmanın merkezi Türkiye-Anadolu-Aydın-Antik Milet”

''Bizans'' ifadesi yerine ''Doğu Roma''

''Turkey'' ifadesi yerine ''Türkiye''


Ayrıca tarih terminolojisinde kullanılan ''Rum'' ve ''Rumi'' tanımları ''yunan-grek-greek-helen'' anlamına gelmez. Bir dönem Roma ve Doğu Roma imparatorluğu coğrafyalarında yaşayan halkları tanımlamak için kullanılmıştır.


Yukarıda belirtilen ''italik'' olarak yazılmış ifadeler bugüne kadar yaşamlarımıza büyük bir algı operasyonunun parçası olarak yerleştirilmiş, akademi ve müfredatlarımıza kadar girmiştir. Artık bu tarih çarpıtıcı akıl oyunlarından kurtulma zamanıdır. Başta aydın kesim ve akademisyenlerimiz olmak üzere tüm vatandaşlarımızın bu konuda hassas ve bilinçli olması vatanımızın ve gelecek nesillerimizin güvenlik ve refahı için son derece önemlidir.


Doğu Akdeniz'deki gerçek sorun, Türkiye'nin denizcilik haklarını savunması değil. Gerçek sorun, Doğu Akdeniz'in en uzun kıyı şeridine sahip bir kıta devletini, Yunanistan ve Kıbrıs Rum yönetiminin AB, ABD ve İsrail'in doğrudan desteğiyle desteklediği maksimalist haritalar ve uluslararası hukukun siyasi olarak manipüle edilmiş yorumlarıyla dar kıyı sularına hapsetme girişimidir.


Sevilla Haritası - Türkiye'yi hapsetme girişimi.
Sevilla Haritası - Türkiye'yi hapsetme girişimi.

Türkiye'nin sözde Sevilla Haritası'na boyun eğmesini istiyorlar. Sözde Sevilla Haritası uluslararası hukuk değildir. Türkiye'yi bir avuç küçük adanın arkasına hapsetmek için tasarlanmış, siyasi amaçlı sözde akademik bir fantezidir.


Hiçbir ciddi denizcilik stratejisti veya hukuk uzmanı, Türk anakarasından sadece birkaç mil uzakta bulunan küçük adaların, 2280 kilometre'den fazla uzanan bir kıyı şeridini hapsedebilecek devasa deniz bölgeleri oluşturabileceğini bilimsel ve inandırıcı bir şekilde açıklayamaz.


Coğrafya, hakkaniyet ve denizcilik gerçekliği, böyle bir saçmalığı desteklemiyor.


Hatta AB'nin kendisi bile Sevilla Haritası'nı yasal, resmi, bağlayıcı olarak kabul etmedi; çünkü yayılmacı-maksimalist iddialar hem hakkaniyete hem de sağduyuya aykırı.


Aynı zamanda, Türkiye'ye "uluslararası hukuk" hakkında ders vermeye kalkanlar, uluslararası anlaşmaları ihlal eden Doğu Adalar Denizi'nin askeri hale getirilmesine, silahlandırılmasına; Kıbrıs Türklerinin egemenlik haklarının gasp edilme girişimlerine ve Doğu Akdeniz'in Türkiye karşıtı ittifaklar ve bloklar aracılığıyla jeopolitik bir cepheye dönüştürülmesine karşı sessiz kalıyorlar.



Türkiye "Akdeniz'i talep etmiyor." Türkiye, Anadolu'yu denizden koparmak için tasarlanmış kuşatma stratejilerine karşı Mavi Vatan'ı savunuyor.


Aşağıda bu önemli konuda, ulusal güvenlik ve çıkarlarımız ile birlikte gelecek nesillerimizin haklarının korunması adına, ciddi ve bilimsel çalışmaları ile ulusumuza yön gösteren emekli amirallerimiz Cıhat Yaycı ve Cem Gürdeniz'in görüşlerinden öne çıkan husuları sizlerle paylaşmak istiyorum.


Tarih, deniz erişim ve ulaşımını, enerji güvenliğini, askeri denge ve stratejik jeopolitik derinliğini kaybeden uluslara ne olduğunu defalarca göstermiştir.


Siyasi fanteziler için çizilen haritalar coğrafyayı değiştiremez.


Propaganda da Türkiye'nin kıta sahanlığı bilimsel ve hukuki gerçeklerini, egemenlik haklarını ve meşru güvenlik çıkarlarını silemez.


Türkiye, 1920'lerde dayatılan Sevr Antlaşması'nın denizcilik versiyonunu kabul edemez ve etmeyecektir.


Türkiye için bu bir tercih meselesi değil, stratejik bir ortamda jeopolitik hayatta kalma meselesidir.


Bugün kamuoyunda “Mavi Vatan Yasası” olarak anılan düzenleme ihtiyacı aslında yaklaşık yarım asırlık bir stratejik mücadelenin ürünüdür.


Çünkü mesele yalnızca bugünün Doğu Akdeniz gerilimi değildir. 1976’daki kıta sahanlığı krizinden Bern Mutabakatına, 1995 TBMM kararından Kardak krizine, EGAYDAAK (Ege’de Aidiyeti Anlaşmalarla Yunanistan’a Devredilmemiş Ada, Adacık ve Kayalıklar) sorunundan Seville Haritası'na kadar uzanan uzun süreli jeopolitik baskının sonucudur. Türkiye artık deniz yetki alanlarını parçalı mevzuatla değil, tek bir stratejik devlet aklıyla yönetmek zorundadır.


Egemenlik yalnızca uluslararası hukukta tez savunmakla ya da Mavi Vatan sloganını her yerde kullanmayla oluşmaz.


Ruhsat vermek, vergi koymak, yabancı faaliyetleri denetlemek, bilimsel araştırmaları izin sistemine bağlamak, balıkçılığı düzenlemek, güvenlik bölgeleri oluşturmak ve gerektiğinde yaptırım uygulamak gerekir.


Başka bir ifadeyle iç hukuk düzenlemesi denizde fiili egemenliğin hukuki altyapısını oluşturur. Bugün Güney Çin Denizi’nden Arktik’e kadar yaşanan mücadelelerin arkasında yalnızca donanmalar değil, aynı zamanda iç hukukla desteklenen deniz egemenliği stratejileri vardır. Çin’in Güney Çin Denizi’nde yaptığı da budur, ABD’nin Alaska ve Pasifik’te yaptığı da budur, Rusya’nın Arktik politikası da budur. Türkiye’nin de artık aynı stratejik bilinçle hareket etmesi gerekmektedir.


Sonuç olarak bugün böyle bir yasanın gündeme gelmesi geç kalmış ama stratejik açıdan son derece önemli bir adımdır. Çünkü artık mesele yalnızca deniz hukuku değildir. Bu mesele Türkiye’nin jeopolitik bağımsızlığı, enerji güvenliği, Adalar Denizi’ndeki hareket serbestisi, KKTC’nin geleceği, Doğu Akdeniz’deki güç dengesi ve denizlerdeki egemenlik haklarının korunması meselesidir.


Mavi Vatan kavramı nasıl bir zihinsel uyanışı temsil ettiyse, Deniz Yetki Alanları Kanunu da bu uyanışın hukuki ve stratejik kurumsallaşması olacaktır.


Türkiye'nin yapması gerekenler


Bu yasa ile;

Doğu Akdeniz MEB’i (Münhasır Ekonomik Bölgesi) ilan edilmeli;

Adalar Denizi'nde (Ege’de) gelecekte deniz yetki alanı paylaşımına esas teşkil edecek EGAYDAAK statüsündeki 153 ada adacık ve kayalık ismen deklare edilmeli;

Adalar Denizi'nde bu ada, adacık ve kayalıkları içeren özel balıkçılık bölgeleri ilan edilmeli;

Ayrıca bu yasanın onaylanması ile aynı zamanda Doğu Akdeniz’de kıta sahanlığımıza tecavüz eden haydut devlet GKRY’nin 2007 ‘de ilan ettiği 1,4,5,6, ve 7 no’lu lisans sahalarının bizim bölgemize bakan alanlarında sismik ve sondaj faaliyetleri başlatılmalı;

Bunun zamanlaması kamuoyunu son derece rahatsız eden İstanbul’da ''bir Türk vatandaşı olarak yaşayan'' Rum papaz Bartholomeos’un 2026 Eylül ayında ‘’Heybeliada Ruhban Okulu Açılacak’’ deklarasyonu ve onu destekleyen sömürgeci güçlere karşı olarak Eylül ayına planlanmalıdır.


Türkiye’nin Stratejik Çıkmazı


Dünya yeni bir güç geçiş döneminden geçiyor. Atlantik merkezli düzen aşınırken Avrasya merkezli yeni güç merkezleri yükseliyor. Avrupa ekonomik kapasitesini kaybederken güvenlik söyleminde daha sert bir çizgiye yöneliyor. Bu tablo, Karadeniz’in kilidi konumundaki Türkiye’yi jeopolitik türbülansın merkezine yerleştiriyor. 7-8 Temmuz 2026’da Türkiye’de yapılacak NATO Zirvesi öncesinde yaşanan gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde Ankara’ya Ege’den Karadeniz’e uzanan çok cepheli bir baskı stratejisinin uygulandığı görülmektedir. Türkiye kâğıt üzerinde NATO üyesi olsa da sahada birçok konuda NATO içindeki bazı aktörlerle karşı karşıya gelmektedir.


Bu çerçevede Ege ve Doğu Akdeniz’de icra edilen EFES-2026 Müşterek Tatbikatı yalnızca bir eğitim faaliyeti değil, Türkiye’nin askeri kapasitesi ve savunma sanayi gücüyle Ege ve Doğu Akdeniz’de caydırıcılık iradesini ortaya koyduğu kapsamlı bir güç gösterisiydi. Mavi Vatan Yasası girişimi ve Millî Savunma Bakanlığı’nın hak ve menfaatlerden taviz verilmeyeceğine yönelik açıklamaları da bu mesajı tamamladı. Ancak tam da bu dönemde Yunanistan’ın İsrail ile askeri yakınlaşmasını artırması, yeni silahlanma programları açıklaması ve Meis çevresindeki kışkırtıcı faaliyetlerin yoğunlaşması dikkat çekti.


Doğu Akdeniz’de enerji rekabeti de aynı baskı tablosunun bir parçasıdır. Chevron’un Libya kıta sahanlığı ve KKTC’nin haklarını dikkate almadan yeni lisans alanları elde etmesi, bölgedeki enerji mücadelesinin hızlandığını göstermektedir. Hürmüz çevresindeki krizler ve enerji arz güvenliği kaygıları nedeniyle Doğu Akdeniz kaynakları Batı açısından daha kritik hale gelirken, bu denklemdeki temel jeopolitik değişken Türkiye olmaya devam etmektedir.


Karadeniz’de yaşanan gelişmeler de aynı çerçevede değerlendirilmelidir. Kilyos açıklarında Ukraynaca işaretler taşıyan insansız deniz araçlarıyla ticaret gemilerine yönelik gerçekleştirilen saldırılar yalnızca Rusya’ya verilmiş bir mesaj olarak görülemez. Asıl sorun, Türkiye’nin yetki ve sorumluluk alanında deniz güvenliğinin hedef alınmasıdır. Mart ayında Altura tankerine yönelik saldırı ile birlikte düşünüldüğünde, Karadeniz’de savaşın Türkiye kıyılarına doğru taşınmak istendiği yönündeki kaygılar güçlenmektedir. Amaçlardan biri Ankara’yı daha sert bir NATO çizgisine çekmek ve denge politikasını zayıflatmaktır. (Kilyos’taki saldırılara gerek medyamız gerekse Dışişleri Bakanlığı ve Milli Savunma Bakanlığı tarafından hiçbir kınama ve açıklama gelmezken Odesa’da Rus SİHA ile vurulduğu iddia edilen Türk gemisine yönelik kınama mesajlarının büyük bir hızla gelmiş olması dikkat çekicidir.)


Türkiye bugün Ege’de Yunanistan, GKRY ve İsrail ekseni üzerinden, Karadeniz’de ise Ukrayna savaşı ve NATO içindeki şahin çevreler üzerinden eş zamanlı baskılarla karşı karşıyadır. Bu nedenle olaylara tek tek değil, aynı stratejik tablonun parçaları olarak bakmak gerekir. Bunun yanında içeride de Türkiye’nin milli birlik ve beraberliğini zayıflatabilecek etnik, mezhepsel ve kimlik temelli fay hatlarının yeniden hareketlendirilmesi riski bulunmaktadır. Ana muhalefet partisinin yaşadığı iç krizler ve parçalanma eğilimleri de bu açıdan dikkatle izlenmelidir. Çünkü büyük jeopolitik baskı dönemlerinde devletlerin en kırılgan noktası dış cephe değil, iç bütünlükleridir. Bugün yaşanan son derece hayati ve ciddi dış / güvenlik politika konularında ana muhalefetin değil katkısı yorumu dahi olmamaktadır. Dolayısı ile NATO ve AB konularında Türkiye’de iktidar görüşüne anti-tez üretilememektedir. Bu durum çöken batı hegemonyasının arayıp da bulmayacağı bir fırsat sunmaktadır. Ancak dış baskılar kadar iç bütünlük de önemlidir. Tarih, büyük jeopolitik mücadelelerde devletlerin en kırılgan noktasının çoğu zaman iç cephe olduğunu göstermektedir. Musul meselesi bunun çarpıcı örneğidir. 1925’te Türkiye Musul davasına odaklanmışken Şeyh Said İsyanının patlak vermesi Ankara’nın dikkatini içerideki güvenlik sorunlarına çevirmiş, sonuçta İngiltere Musul konusunda istediğini elde etmiştir. İç cephe zayıfladığında dış mücadelede başarı şansı azalır.


Bu nedenle Türkiye’nin önündeki temel görev, Ege ve Karadeniz’deki kışkırtmalara kapılmadan Montrö rejimini korumak, Karadeniz’deki savaşın tarafı haline gelmemek ve milli çıkar merkezli denge politikasını sürdürmektir. Türkiye açısından mesele Ukrayna savaşı değil, Karadeniz dengesidir. Montrö yalnızca bir sözleşme değil, Türkiye’nin stratejik otonomisinin temelidir. Türkiye’nin Montrö rejimi sayesinde İkinci Dünya Savaşında sergilediği aktif tarafsızlık rejimi NATO’nun başta İngiltere olmak üzere Rus karşıtı yeminli şahin cephe tarafından eleştirilmektedir. Maalesef içimizde milli ve NATO cephesi arasında bilek güreşi yaşanmaktadır. Bu çelişki NATO zirvesi yaklaştıkça aratacaktır. Türkiye’nin Rusya ile ticaret, turizm, enerji, Suriye, Kafkasya ve Karadeniz gibi hayati ve ortak çıkar alanları bulunmaktadır. Bu nedenle Ankara’nın temel önceliği NATO-Rusya hesaplaşmasının ön cephesi olmak değil, dengeleyici konumunu korumaktır. Karadeniz’in bir NATO gölüne dönüşmesi yalnızca Rusya için değil, Türkiye için de ciddi bir stratejik risk yaratacaktır.


Önümüzdeki haftalarda Türkiye’nin karşılaşacağı temel sınama, Yunanistan ve NATO’nun Ege, Akdeniz ve Karadeniz kışkırtmalarına ve sahte bayrak kumpaslarına kapılmamak, Karadeniz’de tırmanan gerilimin tarafı haline gelmemek, Montrö rejimini korumak ve iç siyasi ayrışmaların milli güvenlik zafiyetine dönüşmesini engellemektir. En büyük tehdit planlı savaş değil, yanlış hesaplama ve kontrolsüz tırmanmadır. Türkiye’nin ihtiyacı yeni cepheler açmak değil, devlet aklını korumaktır. Soğukkanlılık, jeopolitik denge ve milli çıkar merkezli stratejik yaklaşım, yaklaşan küresel türbülans karşısında Türkiye’nin en güçlü güvenlik kalkanı olmaya devam edecektir.


''Tarihimize, vatanımıza, kültürümüze ve dilimize sahip çıkmazsak başkalarının yazıp konuştuklarını kabullenmek zorunda kalırız.''

Yorumlar


Yazar Hakkında
WhatsApp Image 2022-11-17 at 2.45.19 PM.jpeg

Muzaffer Haluk Hızlıalp 30.11.1962 yılında İstanbul’da doğmuştur. İlk öğrenimini Erenköy ve Yıldız İlkokullarında, orta ve lise öğrenimini Fransız Saint-Benoit Erkek Lisesi’nde, Üniversite eğitimini İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde, lisans-üstü eğitimini ise İngiltere King’s College’ da tamamlamıştır.

#GunesInsan

Yeni bir çalışma yayınladığımda güncelleme almak için bloguma abone olun.

Teşekkur ederim!

rm442-01-04-g-mockup.png

Bana Ulaşın

© 2022 by Haluk Hizlialp. Created by Badesim Kubak.

bottom of page