top of page

MAVİ ALAY


Büyük devletlerin tarihleri her zaman kahramanlık hikayelerinden oluşmuyor. Bunların yanında ''bazı'' unutulması gereken, arşivlere bile konmasından sakınılan yaşanmışlıklar olabiliyor. Tarihin çeşitli dönemlerinden öğrenebildiğimiz kadarıyla devletler birbirlerini bir şeylere teşvik ya da kışkıtma içinde olabiliyorlar. Bazıları da bu teşvik ya da bazı arka plan hesap ve sıkışmışlıklardan ötürü o devlete güvenip bir işe soyunuyorlar; bunun sonucu ise sıklıkla "hüsran" olup genellikle bu sonucun nedeni de onları yarı yolda bırakan o teşvikçi devlet olabiliyor.


Belki de şu soru aşağıdaki kısa makaleye farklı bir anlam katabilir:

''herhangi bir insan hakları ihlalini yapanların bizden ya da karşıdan olması değer yargılarımızı, tepkilerimizi, duruşumuzu etkiler mi ?!''

Yukarıdaki çıkarımı yapmama neden olan şey ise geçtiğimiz Şubat ayı içerisinde okuduğum Zülfü Livaneli'nin olağanüstü romanı ''Serenad'' oldu. Bu romanı geçmişte çok kez okumak istememe rağmen bir türlü davranamamıştım. Ancak değerli hayat arkadaşım Çiğdem Türkyılmaz'ın bana hediyesi ve teşvikiyle başlamak kısmet oldu. Kendisine kalpten teşekkür ediyorum.


Serenad

Bu anlattıklarıma dair yaşanmış, canlı örneği işte bu bir solukluk romanı okuyunca öğrendim: "Mavi Alay Olayı". İşin doğrusu, bu ana kadar yakın tarihimizde böyle bir olayın yaşandığından haberim yoktu. Bir dönem basında gündem olmuş ama kaçırmışım.


Öyle sanıyorum ki bu ülkedeki pek çok insan için de geçerlidir bu durum; hatta benzeri şekilde o romanda asıl olayı oluşturan "struma gemisi" olayından da pek çok kişinin bu roman sayesinde haberdar olduğunu düşünüyorum.


Okudum, okudukça merakım arttı, araştırdım, araştırdıkça kendime şaşırdım. Sıklıkla söylediğimiz gibi belleğimiz "balık"larınkine benzeyebilirdi, bildiklerimizi unutabilirdik; ama bu farklıydı! Çoğumuzun hiç haberinin dahi olmadığı bir olaydı bu. Sevgili dostum Fikret Mısırlı'nın ''bilmiyoruz, bilmediğimizi de bilmiyoruz'' sözü aklıma geliverdi.


Oysa olasıdır ki bu olay dönemi itibarıyla herkesin gözünün önünde yaşanmış olmalıydı.

Yakın tarihimizle ilgili güvenilir bazı kaynaklara baktımsa da çok net bilgiler bulamadım. Yeni dönem internet çalışmalarında bazı kaynaklar olsa da tek güvenilir referans değerli yazarımız Zülfü Livaneli ve ''Serenad'' idi.


Livaneli ''Serenad'' adlı romanında ''Mavi Alay Olayı''nı şu satırlarla aktarıyor;


"Birçoğu sivil, yaklaşık 50 milyon insanın hayatını kaybettiği 2.Dünya Savaşı sıralarında Kırım (Tatar) Türkleri müthiş bir Stalin eziyeti altında inim inim inliyorlarmış. Savaş başlayınca erkekler Kızılordu'da askere alınmışlar. Bir süre sonra Hitler, Sovyetler Birliği'ne saldırmış, Alman orduları Rusya içlerine ilerlemeye başlamış. Bu sırada Ankara Hükümeti, Kırım Türklerini Alman orduları safına geçmeye ikna etmiş. "sizin için daha iyi olur, savaşı Hitler kazanacak, Stalin'den kurtulursunuz." demişler.


O dönemdeki Türk Hükümeti (İsmet İnönü) savaşa girmemiş olmasına rağmen gizlice Almanya'yı destekliyor, hatta ona savaş için gerekli olan kromu sağlıyormuş. Böylece Kırım Türkleri Ankara Hükümeti'nin telkiniyle saf değiştirmiş ve Hitler ordusuna katılmışlar. Bunlara da "Mavi Alay" adı verilmiş. Ama bir süre sonra işler tersine dönüp Alman ordusu çekilmeye başlayınca da onlarla birlikte yurtlarını terk etmek zorunda kalmışlar.


Mavi Alay'ın askerleri, aileleriyle birlikte önce dağlık Kuzey İtalya'ya yerleştirilmişler. (Mayıs 1945) müttefik kuvvetler İtalya'ya girince Mavi Alay orada da kalamadı. Avusturya'da Drau Nehri yakınlarında Ober Drauburg bölgesine yerleştirildiler. Ama çileleri bununla da bitmedi. 8.ingiliz ordusu Avusturya'yı işgal edince esir düşüp, bu sefer Dellach Kampı'na nakledildiler. İngilizlerin elinde esir olmanın belki de onları kurtaracağını düşünmüşlerdi. En kötüsünden Türkiye'ye gidip, kendilerine yeni bir hayat kurabilecekleri hayallerine kapıldılar, ama ne yazık ki öyle olmadı.


1945 yılında Londra'dan kamptakilerin Sovyetler Birliği'ne teslim edilmesini emreden bir telgraf geldi. Sovyetler hepsinin kurşuna dizileceği kararını açıkladığı halde, ingilizler onları gönderiyordu. Yalvarıp yakardılar ama dinleyen olmadı. Bunun üzerine korkunç bir şey yaşandı orada.


3 bin kişi ''Sovyetlerin eline geçmektense ölmek daha iyidir'' deyip kendilerini Drau Nehri'nin buz gibi sularına atarak intihar etti. Önce kadınlar çocuklarının elinden tutup nehre atladı, sonra da erkekler. Kalan 4 bin kişi ölenlerin çığlıklarını dinlediler. Sonra vagonlara dolduruldu hepsi. Vagonların kapılarına tahtalar çakıldı, tren yola çıktı.


Günler sonra tren Türkiye sınırlarından içeri girdi. Rusya sınırına kadar Türk askerlerinin gözetiminde gittiler. Bütün umutları Türk hükümetinin kendilerine yardım etmesi ve vagonları açarak onları ölümden kurtarmasıydı. Ama böyle bir şey olmadı...


Vagonlar balık istifi gibiydi, yaşam şartları çok kötüydü. Kapılara dışarıdan tahtalar çakılmıştı. Havasızlıktan, hastalıktan ölenler oluyordu ama onlar bile dışarı çıkarılmıyordu. Türk askerlerine kapıları açması için günlerce yalvardılar. Ama onlar,gözlerinden yaşlar akarak, emir aldıklarını söylediler.


Böylece sınıra kadar geldiler. Bir kış günü Türk-Rus sınırındaki Kızılçakçak (*) baraj gölünün kıyısına ulaştılar. Türk askerleri orada inecek ve tren sınırı geçecekti. Sovyet askerleri sınırın öte yanında, ellerinde tüfekleriyle hazır bekliyorlardı. Bu sırada bazı tutuklular kapıları kırıp, kendilerini Kızılçakçak Gölü'ne attılar. 2 bin Kırım Türkü de orada intihar etti. Geri kalanlar ise, sınırdaki rus askerleri tarafından hemen oracıkta vuruldular.

Mavi Alay'dan ve ailelerinden hiç kimse kalmadı geride..."


Net' te araştırdığım kadarıyla özellikle ''Kaynaklar'' bölümündeki linklerde Avni Özgürel'in yazdıkları ön plana çıkıyordu : "Türkiye'de olan bitenleri hatırlayan, bilen kalmadı 'Mavi Alay'ı. Devletin 'derin' arşivinde onlarla ilgili bilgiler var kuşkusuz; ancak, Ankara suçluluk duygusuyla unutulmasını istiyor 1945 faciasının."


Sovyetler Birliği, 1922'de kurulmasının ardından Kırım Tatarları "özerk yerli nüfus" olarak tanındı. 1920 yılında Tatarlar Kırım'da gazeteleri, eğitim kurumları, müzeleri, kütüphane ve tiyatrolarıyla kendi kültürlerini geliştirme imkanına sahipti. Kırım Tatar Türkçesi Rusçayla birlikte özerk yönetimin resmi diliydi. 1920-1930 yılları arasında Tatarlar Kırım'da nüfusun yüzde 25-30'unu oluşturuyordu. Lenin sonrası 1922'de başlayan Stalin dönemi ile birlikte özellikle 1930'dan sonra Sovyet rejimi Tatarlar ve diğer halklar üzerinde baskı kurmaya başlayarak kültürel, demografik ve etnik asimilasyon yapmaya başladılar. Önce Rusya'nın kuzeyinde yaşayan Tatarlar sürgüne gönderildi ardından rejimin yanlış tarım politikalarından dolayı1932-33 yıllarında kıtlık yaşandı. 1930’lar boyunca Stalinist devlet terörünün en vahşi şekilde tatbik edildiği dönemden Kırım Tatarları da fazlasıyla paylarını aldılar. Bu korkunç devirde, âlimi, yazarı, sanatçısı, eğitimcisi, idarecisi ve düşünürüyle bir bütün olarak Kırım Tatar aydın sınıfı doğrudan idam veya çalışma kamplarında yok etme suretiyle tamamen ortadan kaldırıldı. On binlerce sıradan insan da akıl almaz bahanelerle mahvedildi. Kırım Tatarlarının inanç ve ulusal değerleri bütünüyle ayaklar altına alındı.

Öte yandan Sovyet lider Stalin, 2. Dünya Savaşı sona ermek üzereyken, Kırım Tatarlarının Almanlarla işbirliği yaptığını iddia edip, Kırım Tatarlarının sürgün emrini verir. 18 Mayıs 1944 gecesi sadece iki saat içinde evlerinden eşyalarını dahi alamadan apar topar meydanlarda toplanan insanlar, bir başka mezalim ile sürgün ve göçe zorlanmıştır. Hayvanların taşındığı tren vagonlarına doldurulan masum çocuk, kadın ve erkeklerden oluşan 423 bin kişi, haftalarca aç, susuz, hastalıkla süren yolculuk yapar. Yolculuğun sonunda 423 bin kişiden, 195 bin 371 kişi hayatını kaybeder, geri kalanlar ise dönemin Sovyet Rusya topraklarında bilinmezliğe dağıtılır.


Öyle bir olay ki bu bunca masum ve mazlum insan Almanya-Sovyetler Birliği-İngiltere-Türkiye gibi devletler arasındaki hesaplara resmen kurban gitmişler, hayatlarından ve evlerinden topraklarından olmuşlar. Bir yandan naziler, öte yandan sovyet sözde komünistler, T.C. Hükümeti ve sömürgeciliğin kitabını yazmış olan ingilizlerin bu insanlara bir özür borcu yok mudur hiç ??!


Mavi Alay’ın infazı rapor edildi ve tutanaklara geçti. O gün bugündür Türkiye’de Mavi Alay hadisesinin tutanakları, belgeleri açıklanmamıştır.

Avusturya şahitlik ettiği katliamın anısına Oberdrauburg bölgesi İrschen köyünde bir anıt inşa ettirmiştir.

1960 yılında Avrupa İslam Cemiyeti tarafından dikilen anıtta, Almanca olarak; “Burada 1945 yılının 28 Mayıs’ında 7 bin Kuzey Kafkasyalı, kadınları ve çocuklarıyla Sovyet otoritelerine teslim edildiler ve İslamiyet’e olan sadakatleri ile Kafkasya’nın idealine kurban gittiler. Bu dikilen taş, binlerce isimsiz Kafkasyalı kurbanın dünyadaki 7 bin kişilik tek mezar taşıdır.”


Türkiye Cumhuriyeti'miz de üstüne düşeni yapmalı, Mavi Alay ile ilgili tutanakları kamuoyu ile paylaşmalı, Kars’ta da sembol anıt oluşturmalıdır.


Bu vesileyle, bir kez daha 1944 sürgününde hayatını kaybedenleri ve Mavi Alay’ın çaresiz bırakılan mazlumlarını rahmetle anıyorum.


Makalenin başındaki soruyu bir kez daha tekrarlayalım :


''Herhangi bir insan hakları ihlalini yapanların bizden ya da karşıdan olması değer yargılarımızı, tepkilerimizi, duruşumuzu etkiler mi ?!''


...veya "yanlışa 'yanlış' dememek, demokratik bir tepki göstermemek, herhangi bir ideolojik düşünce sistemi için "anlaşılır" kabul edilebilir mi?"


...daha güncel yaklaşımın bildik tutumuyla bir daha soralım:


"Hedef İslam olunca takiyye ya da her türlü yalan 'helal' midir?"




Kaynaklar

(*)kars iline bağlı bir sınır* ilçesi olan akyaka nın 1961 yılından önceki adı. o zamanlar ilçe değil, arpaçay ilçesine bağlı bucaktı.

Detaylı bilgi için bkz. ''Kitap'' sekmesi ''Tataristan Özerk Cumhuriyeti ve Kırım Türkleri''.

(Bknz: Avni Özgürel yazıları, Radikal Ekleri;  Milliyet 25.11.2008 vb.)

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-57156224 - Kırım Tatarlarının sürgünü: 77 yıl önce yaşanan trajedi.




134 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

23 NİSAN

Comments


Yazar Hakkında
WhatsApp Image 2022-11-17 at 2.45.19 PM.jpeg

Muzaffer Haluk Hızlıalp 30.11.1962 yılında İstanbul’da doğmuştur. İlk öğrenimini Erenköy ve Yıldız İlkokullarında, orta ve lise öğrenimini Fransız Saint-Benoit Erkek Lisesi’nde, Üniversite eğitimini İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde, lisans-üstü eğitimini ise İngiltere King’s College’ da tamamlamıştır.

#GunesInsan

Yeni bir çalışma yayınladığımda güncelleme almak için bloguma abone olun.

Teşekkur ederim!

bottom of page