KAMDAN DERVİŞE...
- 16 Şub
- 3 dakikada okunur
Türk kültüründe şamana ''Kam'' denir. Kadim zamanlardan bu yana Kamdan Derviş'e uzanan yolda kamlık uygulama ve inancının Türk Tasavvuf anlayışı ve edebiyatına nasıl etki ettiğini kısaca anlamaya çalışalım.

Biz Türklerin İslam ile buluşması Kamlık (Şamanist) bozkır geleneğinin tasavvuf anlayışında biçimlenmesiyle anlam kazanmıştır.
Kam ya da Baksı'nın toplumdaki tinsel rehberliği, atalığı, İslam ile birlikte baba, dede, derviş kimliğine bürünmüş; aslında binlerce yıldır süregelen bu geleneğin mimarı ise Pir-i Türkistan Hoca Ahmet Yesevi (1093-1166) olmuş.

İslam öncesi Türk (Gök Tanrı) inanç sisteminde önemli bir yere sahip olan kam, baksı ve ozan kimlikleri toplumun hem inanç hem de sanat yol göstericileriydi. Kam yalnızca ezoterik ritüelleri yöneten bir inanç rehberi değil aynı zamanda çalgı, kopuz, saz eşliğinde şarkı (yır)-söz-destan söyleyen böylece toplumsal hafızayı (töre ve tarih bilincini) diri tutan bir aktarıcı idi.
Türklerin İslamiyete geçiş sürecinde bu kimliklerin bütünüyle ortadan kalkmadığı, aksine yeni benimsenen dinin kavramları içinde yeniden anlamlandırıldığı görülür. Kam ya da baksının yerini alan baba, dede ya da derviş tipleri eski inanç dünyasının İslami veya Hristiyani bir kisveyle sürdüğünü gösterir. Dede Korkut ise buna en önemli örneklerden biri.
Prof.Dr. M. Fuat Köprülü'nün de araştırmalarında vurguladığı gibi halk veli-önderleri olan Türkmen ''baba''larında eski Türk ''kam-ozan'' larının İslamlaşmış biçimini görmek tarihsel ve kültürel bir sorumluluktur.

Bu dönüşüm Ahmet Yesevi Okulu'ndan yetişip Anadolu'ya gelen Geyikli Baba, Barak Baba ve Otman Baba gibi isimlerin toplum bilincindeki itibarını da gösterir.
Hace Ahmet Yesevi Arap ve Acem merkezli din yorumlarının dışında Türk töresini ve halk dilini önceleyen bir tasavvuf anlayışı kurmuştur.

''Hikmetler'' adlı eseriyle inanç bilgisini halkın anlayacağı Türkçeyle anlatmış, tasavvufi halk edebiyatının temellerini bozkır kültürüyle yoğurarak atmıştır.
Yesevi dergahında biçimlenen bu anlayış eski kam-ozan geleneğini İslami bir vecd ile yeniden üretmiştir. Kopuzun sesi nefese, destan hikmete dönüşmüş; binlerce yıllık bu sözlü kültür tasavvufi halk edebiyatı kimliği kazanarak geniş Türk coğrafyasına yayılmış ve tüm dünyada etkisini göstermiştir.
Bu irfan ve kültür mirası Anadolu'da Hace Bektaş-ı Veli ile kökleşmiştir. Horasan'dan gelen Hace Bektaş, Yesevi geleneğini Anadolu'nun sosyal yaşantısına taşıyarak tasavvufi halk edebiyatını gündelik yaşamın parçası haline getirmiştir. Onun öğretisi Türk töre ve ahlaki değerleri ile İslam ahlakını aynı potada yoğurur.
Dolayısıyla Türklük bilincinde dindarlık ya da inanç sahibi olmak, insani vicdan ve ahlak anlayışından bağımsız değildir. İnancın içerisinde, belirli bir güç ya da amaca erişmek için ahlaksızlığı ve takkiyeyi mübah gören gösterişçi sözde dindarlık ise bu anlayışla bağdaşmaz.

Türk tasavvufunda önemli dönüm noktalarından biri de Erdebil Dergahı'dır.
Erdebil Dergahı, İran Azerbaycanı’nda bulunan Erdebil kentinde, 13. yüzyılın sonlarında Safevî tarikatının kurucusu ve Şah İsmail Hatayi'nin dedesi olan Şeyh Safiyyüddin İshak el-Erdebîlî (1252–1334) tarafından kurulan, bölgesel ve tarihsel etkileri derin olan bir tasavvuf merkezidir. Dergahtan doğan manevi-siyasi yapı, daha sonra Türk-Safevî Devleti’ni (1501-1736) kurarak Şiîliğin resmî mezhep olduğu ilk büyük Türk-İslam devletini şekillendirmiştir.
13.Yüzyılda İran'da kurulan Erdebil Dergâhı, Türk-Sufi geleneğinin gelişiminde temel bir rol oynamıştır. Gerek Azerbaycan, İran ve Anadolu Türkleri üzerindeki derin etkileri, gerekse de Yakın ve Orta Doğu’nun politik, sosyal ve kültürel hayatında üstlendiği mühim roller göz önünde bulundurulduğu zaman Erdebil Dergahı'nın Türk-Tasavvufi İslâm tarihinde özel bir yere sahip olduğu görülmektedir.

Türk Safevi Devleti'nin (1501-1736) kurucusu Şah İsmail Hatayi döneminde Erdebil Dergâhı'na büyük önem vermiştir. Bu dergâh, Safeviyye/Erdebiliyye tarikatının merkezi olup, dedesi Şeyh Safiyüddin önderliğinde Anadolu'da da gelişmiştir.
Hace Bektaş ve Erdebil Dergahı'nın insanı merkeze alan anlayışı hakkın huzurunda kadın-erkek ayırımı gözetmeyen muhabbet ve nefeslerde anlam bulmuştur. Bu kapsayıcı dil, tasavvufi halk edebiyatını yalnızca bir inanç anlatısı değil, toplumsal bir ahlak ve dayanışma zemini haline getirmiştir. Bozkır göçer Türk kültür toplumlarında kadına verilen kadim değer korunarak aktarılmıştır.

Yesevi-Bektaş-Erdebil geleneğinin Anadolu'daki en önemli sesi Yunus Emre olmuştur. Yunus halkın konuştuğu Türkçeyle hakka yürümüş (hakikat devranına yürümüş), gönlü merkeze alan tasavvufi düşünceyi şiirleştirerek halk edebiyatını zirveye taşımıştır. Onun dili halk ile hakikat arasında köprü kurmuştur.
Kökleri Kamlık (şamanlık) geleneğinde olan bu anlayışta ''Hakk' a yürümek'' Hakk'a kavuşma ve sonsuz devriyeye geçiş olarak görülür. Bu kavram, tinin (ruhun) evrensel hakikat ile birleşmesi anlamına gelir. Bu inanç sisteminde herşey döngüsel bir dönüşüm içindedir; ölüm son değil, dönüşüm ve varlık bütünlüğüne katılma anlamı taşır. Zaman doğrusal değil döngüseldir. Hakk'a yürüme, semavi din ritüellerinin ötesinde bir metafizik yolculuk olarak görülür.

Öz dili Türkçeyi kullanarak halka ve Hakk'a yürüyen Yunus ''ağyarı'' (yabancıyı) dost sayan; ''kamu alem birdir bize'' diyerek müslim-gayrimüslim ayrımı gözetmeden bütün insanlığı kucaklayan, gönüllere hoşgörü ve insan sevgisini kazıyan bir aydınlanma gerçekleştirmiştir.
Yesevi'den Bektaş'a, Bektaş'tan Yunus'a bu irfan çizgisi Anadolu'nun bir kez daha Türk vatanı olmasında belirleyici olmuştur.
Böylelikle binlerce yıllık insanlık kültür beişiği Anadolu birkez daha fikir ve gönül coğrafyası haline gelmiştir.
Bu insani anlayışın çağımız koşulları uyarınca tekrar hatırlanıp yeşertilmesi Türk Dünyası için olduğu kadar tüm insanlık için de büyük önem arz etmektedir.






Yorumlar