top of page

KÜRTLER ve ZAZALAR - 4

Güncelleme tarihi: 5 Mar

Resmi tarih Alevi Kürtler'i tanımlıyor…


Kemalizm'in Kürtler hakkındaki görüşü, her zaman içsel çelişkilerle dolu olmuştur. Bir yandan resmi görüş onların Türk olduklarını iddia ederken; öte yandan, Türk olmadıkları için onlara hiçbir zaman güvenilmemiş ve onları asimile ederek Türk olmayan özelliklerini kaybettirmek için kasti girişimlerde bulunulmuştur. Alevi Kürtler'e karşı tutum çok daha paradoksal ve tutarsız olmuştur. Alevi olduklarından ötürü, bir yandan İslam'ın gerçek bir Türk versiyonuna bağlı oldukları için ve Kemalistler'in laikleşme programının doğal müttefikleri olarak selamlanmışlar; öte yandan, Zazalıkları ve Kürtlükleri onları yabancı ve güvenilmez kılmıştır. Alevi Kürtler'in dinsel törenlerde kullandıkları dilin Türkçe olduğu gerçeği, onların kolay uyum sağlayacaklarına dair umut verici ihtimaller sunar görünmekle birlikte, Alevi Kürtler'in devlete muhalefetlerinin tarihi onları ziyadesiyle şüpheli kılmıştır.


Nitekim, 1930'ların başında Jandarma tarafından Dersim üzerine hazırlanan bir çalışmada şu gözlemler yer almıştır: ''[Zaza Alevilere gelince:] Bunlarda mezhep ve adet dili Türkçedir. Ayinlere iştirak edenler Türkçe konuşmak mecburiyetindedir. Bu mecburiyettir ki Alevi Zazalık asırlardan beri ihmal edildiği halde Türklükten pek te uzaklaşmamış Dersim Alevileri arasında cevap istememek şartı ile Türkçe meram anlatmak mümkündür. Şayanı nazar ve esef olan nokta şudur ki 20-30 yaşından yukarı yaşlı her fertle Türk dili ile mütekabilen anlaşmak ve dertleşmek mümkün olduğu halde, Türk dili tamamen Zazalaşmakta ve halen 10 yaşından küçük çocuklarda ise Türk diline rastlamak imkânı kalmamaktadır. Bu netice Dersim Alevi Türklerinin de benliklerini kaybetmeye başladıklarına ve ihmal edilirse günün birinde Türk dili ile konuşana tesadüf edilemeyeceğine delildir.'' (Jandarma Umum Kumandanlığı).


''Böylece Alevi Zazalar tedricen Zazalaştırılmış, Türk kökenliler olarak sunulurlar. Bununla birlikte, hemen ardından gelen paragraf onları Türklük'ten ayıranın dilin ötesinde bir şey olduğunu iddia eder: Aleviliğin en kötü ve tefrika değer cebhesi Türklükle aralarında derin uçurumdur. Bu uçurum Kızılbaşlık itikatıdır. Kızılbaş, Sünni müslümanı sevmez, bir kin besler, onu ezelden düşmanı olarak görür. Sünnileri ‘’rumi’’ diye anar. Kızılbaş ilahi kuvvetin hamili bulunduğunu ve imamların sünnilerin elinde işkence ile öldüğüne itakat ederler. Bunun için sünnilere düşmanıdır. Bu o kadar ileri gitmiştir ki Kızılbaş, Türk ile Sünni ve Kürt ile Kızılbaş kelimesini aynı telâkki eder.'' (Jandarma Umum Kumandanlığı).


Bu son gözlem, Fırat'ın iddiası gibi daha sonra özür diler mahiyette yazılanların tam tersidir: Dersimliler için, Kürt ile Kızılbaş ve Türk ile Sünni özdeştir.


Alıntılanan rapor, resmi tarihin asli mimarlarından biri olan Hasan Reşit Tankut'un eserine çok şey borçludur. Hasan Reşit Tankut, 1920'lerin sonlarından 1960'lara dek, 'etnopolitika' üzerine birçok araştırma raporu ve diğer etnik grupların nasıl Türkleştirileceği gibi siyasal önerileri yazdı. Daha önce yayımlanmamış, büyük ölçüde gizli eserlerinin bir kısmı yakın zamanda Mehmet Bayrak tarafından yayımlanmıştır (1993, 1994). Yukarıdaki alıntılar, 1928 yılında, muhtemelen Tankut tarafından Birinci Umum Müfettişi (o dönemin 'olağanüstü hal valisi') İbrahim Tali'ye sunulan anonim raporda yer alan görüşleri tekrar eder. Doğu Anadolu'yu çok iyi bilen Tankut, gizli raporlarında Kürtler'in Türk olduklarını asla iddia etmedi; ancak, Aleviler'in dinsel törenlerde Türkçe kullanmalarının, - Şafi Zazalar'a nispeten onları uyumlandırmayı kolaylaştıracağını yazdı. Tankut, tümünü Kürt terimi altında toplamakla birlikte, bütün yazılarında Sünniler ile Aleviler, Kürtler ile Zazalar arasında belirgin bir ayrım yaptı. Hem Şafi, hem Alevi Zazalar'a dair bir çalışmasında, bunların dinlerinin (Tanrı için 'Homay' kelimesini kullanmalarının misal teşkil ettiği) İranî arka planını vurguladı. Aleviler'in inancındaki Zerdüştçü etkileri açıkça benimsemesine rağmen, onların kökensel olarak Türk olduklarını ve yeniden Türk yapılabileceklerini (yapılmaları gerektiğini) düşünmüştür. Tavsiyesi, daha kolay Türkleştirilebilmeleri için, (Sünni) Zazalar'ın, Kurmanciler'in ve Dersim Alevileri'nin mümkün olduğu kadar birbirlerinden ayrı tutulmalarıdır. 1960 darbesinin şafağında yazılmış bir siyasal raporunda, Zazalar ile Kurmanciler'in yerleşim bölgeleri arasındaki 50 kilometrelik geniş koridora Türkler'i yerleştirerek, aralarına kelimenin tam anlamıyla bir takoz konmasını önermiştir.


Kendini Zaza, Alevi ve Dersimli olarak tanımlayan etnik kimlikler, Kürt milliyetçiliğinin 1960'ların sonu itibariyle kitlesel bir hareket olarak ortaya çıkışı, birçok Alevi Kürt'ü öncelikli olarak Kürtlük'lerini öne sürmeye ikna etti. Dersimliler güya bütün Kürt yapılanmalarında çok iyi temsil edildiler; gerilla savaşına hazırlandığına ve 1971'de Irak'ta gizemli bir şekilde öldürüldüğüne inanılan karizmatik solcu milliyetçi önder Dr. Şivan (Sait Kırmızıtoprak), sadece bir Dersimli değildi; aynı zamanda Hormek aşiretine mensuptu ki, aynı aşirete mensup olan M. Ş. Fırat, Türk oldukları konusunda ısrar etmiştir. Birçok genç Alevi Kürt'ün (TİKKO/TKP-ML'nin en etkilisi olduğu) özgül olarak Kürt olmayan sol örgütlerde etkin olarak yer almayı tercih ettikleri doğrudur; ancak Kürtlüklerinden asla şüphe etmemişlerdir. Kuşkusuz, en azından kısmen Kürt ve solcu partilerin altyapılarındaki tahribatın ve yeniden yapılanmadaki sorunlu sürecin bir sonucu olarak, bu durum 1980'lerde değişmeye başladı.


Türkiye'de yeni ortaya çıkan Zaza ve Alevi milliyetçilikleri, Kürt milliyetçiliğinin gelişmesiyle ilgili diyalektik bir ilişkinin parçasıdır. Büyük şehirlerde modern bir Kürt bilinçliliğine ivme kazandıran şehirleşme ve göç süreci, aynı zamanda Alevi köylüleri de (Türkçe konuşanlar gibi, Kürtçe ve Zazaca konuşanları da) bölgenin Sünni kasabalarına getirmiş ve kısıtlı kaynaklar için Sünni komşularıyla doğrudan mücadele etme durumunda bırakmıştır. 1970'lerin siyasal kutuplaşması, sağcı ve solcu radikallerin bu cemaatleri ikmal bölgeleri olarak seçerek, karşılıklı şeytanlaştırmaya katkıda bulunmalarıyla ("faşist" Sünnilere karşı "komünist" Aleviler) Sünni-Alevi zıddiyetini şiddetlendirdi. Bir dizi kanlı Sünni-Alevi çatışmasının, ki belki Alevi karşıtı katliamlar olarak adlandırmak daha doğru olur, ortak bir Alevi bilinçliliğini güçlendirmede etkisi büyük oldu. Bu çatışmaların yer aldığı bölgede, Kürt ya da Türk olmak çok da önemli değildi; kişinin asli kimliği dinsel olandı. Bu ayrışmanın her iki tarafında da -Pan-Türkçü Milliyetçi Hareket Partisi'ni destekleyen Kürtler'in ve Kürt olduklarını iddia eden Türkçe konuşan genç Aleviler'in durumunda olduğu gibi şaşırtıcı bir olguya ivme kazandıran- hem Türkler hem Kürtler vardı.


1980'ler Aleviliğin, Batı Avrupa'daki Türk ve Alevi göçmen cemaatler arasında gerçek bir kültürel ve dinsel yeniden doğuşuna tanıklık etti. Farklı eğilimlerden eylemciler, -solcular, Sünni Müslümanlar, faşistler, Kürt milliyetçileri- daha önceden bu cemaatleri örgütleme girişimlerinde bulunmuşlardı, ancak Türkiye'deki 1980 askeri darbesi gerçek bir dönümü simgeler. Öngörülemeyen sayıda tecrübeli örgütçü, sığınmacı olarak Batı Avrupa'ya geldi. Bunlar arasında en başarılı olanlar, radikal Sünni Müslümanlar ve daha sonra içlerinden PKK'nin tedricen baskın hale geleceği Kürt milliyetçileriydi. Bu arada Türkiye'deki rejim, belli başlı cami federasyonlarını alarak ve Sünni İslam'ın "Türk-İslam sentezi" olarak bilinen aşırı muhafazakar ve milliyetçi kanadını destekleyerek göçmen cemaatler üzerinde yeniden denetim sağlama çabasına girdi.


Uzun zaman kimliklerini gizli tutmalarının ve hatta dinsel aidiyetlerini gizlemelerinin ardından, Aleviler'in de örgütlenmeye başlamaları, muhtemelen Almanya'da artan dinsel Sünni etkinliklere bir tepki ve kısmen de bir özentidir. İlk defa büyük Alevi dinsel törenleri kamuya açık olarak düzenlendi (Cumhuriyetçi Türkiye'de bu törenler resmi olarak yasaklanmıştı ve olsa olsa yarı gizli düzenleniyordu). Alevi örgütleri kuruldu ve bu örgütler, daha önceleri çeşitli solcu ve Kürt yapılanmalarda ön planda yer alan birçok genç Alevi'yi çekti. Küçük solcu örgütlenmelerden birkaçının mensupları tamamen Alevi'ydi; bu tarihten sonra bunlar da Marksist-Leninist kimliklerinin yanısıra Alevi kimliklerini vurgulamaya ve Alevistan'dan kendi yurtları olarak söz edecek kadar, Aleviler'in bir tür ulus olduğunu düşünmeye meylettiler. Dışarıdaki bu faaliyetler, tedrici siyasal liberalleşmenin, dinsel ve toplumsal Alevi örgütlerinin kuruluşunu mümkün kıldığı Türkiye'de de Alevi uyanışını harekete geçirdi.


Türk hükümeti 1980'lerin sonunda, Aleviler'e yatıştırıcı jestlerde bulunmaya başlayarak, cemaatin devletten yabancılaşmasını nötralize etmeye ve radikal Kürt hareketi PKK'nin Kürt (ve Zaza) Aleviler arasında daha fazla destek kazanmasını önlemeye yönelik geçirgen bir çaba ile onlara, kesin bir biçimsel tanınma sundu. Aslında, PKK'nin kuruluşunu gerçekleştirmekte büyük zorluklarla karşılaştığı ve her zaman diğer siyasal radikal hareketlerle yarışmak zorunda kaldığı bölge, büyük ölçüde Zazaca konuşanların ve Aleviler'in bulunduğu Dersim'di (şimdiki Tunceli ili ve komşu bölgeleri). Dersim halkı, en azından 1960'lardan beri, her zaman Kürt milliyetçiliğinden ziyade solcu radikalizme meyilli olmuştu. Başlangıçta militan bir şekilde din karşıtı olan PKK, 1980'lerin ortalarında, Sünni bölgelerde daha çok halk desteği bulmaya yönelik başarılı bir girişimle, gittikçe Sünni İslam'a karşı uzlaşmacı bir tavır benimsedi. Bu aşikar bir şekilde, PKK'nin Aleviler arasındaki popülerliğine bir katkıda bulunmadığı gibi muhtemelen Alevi öznelliğini güçlendirdi. PKK'ye göre, tüm Alevi uyanışı, Kürtler arasına ayrımcılık ekmek için doğrudan devletçe yönetiliyordu ve buna ön ayak olanların tümü ajandı.


Bu aynı zamanda, Aleviler'in PKK'den soğumalarına yol açacak şekilde, partinin kendi saflarındaki Aleviler'den kuşkulanmasına ve onların tasfiyesine yol açtı. Dinsel boyutunun gittikçe daha fazla farkına vararak, asli bir kimlik olarak Aleviliğe yeniden yapılan vurgu, büyük ölçüde Sünni köktenciliğine ve kapsayıcı Kürt milliyetçiliğine karşı bir tepkidir. Her ne kadar bazen başka etnik sadakatler altında örtülü olsa da, her zaman müstakil bir Alevi bilinçliliği olagelmiştir. Bununla birlikte, şu anki Zaza milliyetçiliği tamamen yeni bir şeydir; ve buna kendilerini Kürt olarak tanımlayan sayısız Zazaca konuşan insan tarafından şiddetle karşı çıkılmaktadır. Zaza milliyetçiliğinin ortaya çıkış koşulları için, (olanların tümünü Türk istihbarat servislerinin işi olarak gören popüler komplo kuramına inanmadıkça) Türkiye'den ziyade, yeniden Batı Avrupa'daki göçmen cemaatlere bakmamız gerekecek.


Türkçe dışında tüm yerel dillerin yasaklandığı Türkiye'de, kişinin kökensel olarak Kurmanci ya da Zazaca konuşması önemli görünmemiştir. Buna karşılık Avrupa'da, Kürt eylemcilerin göçmen Kürt işçilerini harekete geçirebilmek için bulundukları girişimlerden biri, Türkiye'den göçmen olarak gelen herkesin ana dilinin Türkçe olmadığının resmen tanınması ve Kürtçe'nin okullarda eğitim için ana dillerden biri sayılması için, ana dilde eğitimdir. Bu, Zazaca konuşanları kaba bir ikilemle karşı karşıya bırakmıştır: Onlar da çocuklarına Alman okullarında "ana dil" olarak Türkçe yerine Kurmanci öğretilmesini talep etmeli midirler? Bazıları, kendi bölgelerinde kendilerinden önceki kuşaklar her zaman Kurmanci'yi ‘’lingua franca’’ olarak öğrenmiş oldukları için bunu talep ettiler; ancak belirgin bir huzursuzluk baki kaldı. Bu, Zazaca konuşanlarla Kurmanci konuşanların çıkarlarının açıkça özdeş olmadığı bir meseleydi.


Çatışma tohumları içeren benzeri bir diğer mesele, Türkiye'de ve özellikle Avrupa'da sürgünde basılan Kürt gazetelerinde kullanılacak dildi. 1960 ve 1970'ler boyunca birkaç gazete yayımlandı ve birçoğu, en fazla bir Kürtçe şiire yer vererek tamamen Türkçe yayımlanmış gazetelerdi. Türkçe'ye hiç yer vermeyen ilk dergi İzmir'de yayımlanan, kısa ömürlü olmuş kültür dergisi Tirêj'dir. Bu aynı zamanda, küçük bir Zazaca bölümü olan ilk önemli modern Kürt dergisidir. 1980 askeri darbesinin ardından, Türkiye'de Kürtçe yayımcılık faaliyetleri artık mümkün olmamış; ancak yazarlar ve gazeteciler Avrupa'da sürgünde, özellikle İsveç'te faaliyetlerine devam etmişlerdir. Burada Kurmanci edebiyatında gerçek bir uyanış yaşanmıştır. Çocuk kitapları, halk masalları derlemeleri, ilk romanlar basılmış ve her türden birçok gazete yayımlanmıştır.


İran devrimi ve Irak-İran Savaşı da Kürt bölgelerinden çok sayıda entellektüeli göçmen olarak Avrupa'ya getirmiştir. Yirminci yüzyılın başından beri ilk defa, önemli ölçüde ortak Kürt kültürel faaliyetleri gerçekleşmiştir. Paris'te, önemli bir kütüphaneye ve yayımlanan değişik dergilere sahip ilk önemli Kürt enstitüsü olan Kürt Enstitüsü kurulmuştur. Ortak bir standart dile dair eski rüya yeniden su yüzüne çıkmış; ancak ne Kurmanci ne de Sorani konuşanlar ötekine imtiyaz tanımadıklarından, Kürt bölgelerinin tüm kesimlerinden okuyucuları hedef alan dergiler, hem Kurmanci hem de Sorani dillerinde bölümlere yer vermişlerdir. Kürt Enstitüsü'nce yayımlanan edebiyat dergisi daha sonra üçüncü Kürt dili olarak Zazaca bir bölüm yayımlamaya karar vermiştir. Bu, siyasal nedenlerden ötürü dilsel ayrımcılığa şiddetle muhalefet eden belli milliyetçi entellektüel çevrelerde sert olumsuz tepkilere yol açmıştır. Bunların bir kısmı, sentetik bir birleşik Kürt dili için çalışmış; diğerleri iki yazılı Kürt diline tahammül edebileceklerini düşünmüşler; ancak daha önce neredeyse hiç yazılı geleneğe sahip olmayan Zazaca'yı bir diğer yazılı dil olarak geliştirmenin Kürtler arasına ayrılık tohumları ekmek olacağına karar vermişlerdir. Yazılı Zazaca'nın geliştirilmesi ya da yasaklanmasına dair tartışma, sürgündeki Zaza entellektüellerinin küçük çevresinde, fikir ayrılıklarına yol açan büyük bir etki yarattı. 1980'lerin sonunda ilk Zaza dergisi yayımlandı ve kesinlikle Kürtçe değildi. Dergide Zazaca, Türkçe, İngilizce makaleler vardı; ama Kürtçe yoktu. Zazalar'dan, kimlikleri uzun zamandan beri sadece Türk devletince değil, Kürtler'ce de reddedilen ayrı bir halk olarak söz ediyor; ve coğrafi bir ad olarak ‘’Kürdistan’’ terimini reddettiğini belirterek, Zazalar'ın eski yurdu için Zazaistan kelimesini icat ediyordu. Derginin ilk başta çok küçük bir okuyucu çevresi oldu; ama kızgın Kürt tepkileri her şeye rağmen derginin söylediği bir söz olduğunu gösterdi ve tedricen artan sayıda Zaza derginin görüşlerini benimsedi. Halen örgütlü bir milliyetçi Zaza hareketi görünmemektedir; ama, hepsi Zazalar'ın Kürtler'den farklı olduklarını iddia eden, Avrupa'da yayımlanan iki yeni dergi ve Türkiye'de yakın zamanda çıkan bir dizi kitapçık ile yayımcılık faaliyetleri giderek artmaktadır.


Tartışma hala gelgit halindedir ve tartışmada taraf olanlar görüşlerini gözden geçirmeyi sürdürüyorlar. Sürgündeki Zaza Alevi eylemcilerinin önde gelenlerinden Seyfi Cengiz, yeni siyasal ve kültürel dergisi Desmala Sure'nin ilk sayısının giriş makalesinde, milliyetçi Zaza-Alevi bir duruşa nasıl ulaştığını yazdı. Dergi, 'Dersim Komünist Hareketi'ni ya da (Zazaca) 'Kırmanc Komünist Hareketi'ni - ''Kırmanc'' Dersim'deki Zazalar'ın kendi dillerinde kendilerini tanımladıkları kelimedir- temsil ettiği iddiasındadır.


Cengiz şunları söyler: "Bir ara Dersim isyanlarının 'ulusal' olmadıklarını söylemiştim; fakat bu görüşü çoktan bıraktım. Dersim isyanlarını (1937) 'Zaza Hareketleri' olarak tanımıştım bir yazımda. Şimdi bu noktada bir düzeltme yapmam gerekiyor: Dersim isyanları Kırmanc-Alevi isyanlarıdır. Koçgiri isyanını (1921) da Dersim isyanları arasında düşünüyorum. Koçgiri, Batı Dersim'in bir parçasıdır. Şeyh Sait İsyanına (1925) ulusal bir isyan diyorum şimdi. Şeyh Sait isyanının bir Zaza isyanı olduğunu söylemiştim 1987'de... Bu görüşümü koruyorum."


Tüm bu ayrımcılığa karşı PKK, kişinin asla [Kürt] kimliğini unutmaması gerektiği uyarısı ile (adını Aleviler'e yönelik olarak belirlediği) Zülfikar sancağını kaldırdı. Alevi köylülerle, özellikle Kürtçe ve Zazaca konuşanlarla, gene Aleviliğin devlet tarafından hükmedilen türü olarak görülen Bektaşilik arasındaki ilişkilere son vermek üzere bir girişim başlattı.


Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönemlerindeki Şeyh Sait, Ağrı ve Dersim isyanlarına kısa bakış…


Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan kısa bir süre sonra (1925) ortaya çıkan ilk büyük isyan Şeyh Sait İsyanı olmuştur. Diyarbakır’ın Piran Köyü’nde 13 Şubat 1925 tarihinde köydeki asker kaçağı gençlerin Şeyh Sait’in kardeşi Şeyh Abdürrahim tarafından saklanması ve onları teslim almaya gelen Jandarmaya açılan ateşle başlayan bu isyan kısa zamanda genişlemiş ve bu büyük ayaklanmanın temelini oluşturmuştur. Şeyh Sait bölge halkını İslam dini adına ayaklanmaya çağıran bir bildiri yayınlayarak isyana davet etmiş ve sözkonusu başkaldırı kısa sürede birçok bölgeye yayılarak devletin gözünde tehlikeli bir hal almıştı.


İsyanın gerçek nedenleri neydi ?...Kimler tarafından desteklendi ve büyümesine yardım edildi ?...


İsyanın birden çok ortaya çıkma nedeni olsa da, en yaygın olarak bilineni laiklik düşüncesi ve hilafetin ortadan kaldırılması idi. Bir diğer nedeni ise Osmanlı Devleti’nin yıkılıp Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla toplumdaki bazı kesimlerin kendilerini Türk Ulusu’ndan ayrı görerek bağımsızlık peşine düşmeleri idi. İsyanın gerçek gerekçesi göreceli olsa da tek bir gerçek vardı, o da bu isyanın başındaki isim Şeyh Sait…


Şeyh Sait 1865 yılında Elazığ’a bağlı Palu ilçesinde dünyaya geldi. Köklü ve varlıklı bir aileye sahip olmasının yanında dedesi Nakşibendi cemaatinin liderlerindendi. Dedesinin izinden giden Şeyh Sait hem cemaate liderlik etmekte hem de kendisine bağlı bir çok aşiretin reisliğini üstlenmekteydi. Bu yüzden Zazalar ve Kürtler başta olmak üzere toplum içinde büyük bir saygınlığı ve otoritesi bulunmaktaydı. Dönemin Cumhuriyet Gazetesi yazarı Yusuf Mazhar’ın 19 Mayıs 1925 tarihli yazısında kendisinden şu şekilde bahsedilmiştir :

‘’Şeyhi isyandan önce tanıyanlar, Sait’in mezhep, siyaset ve hükümet ile hiçbir zaman ilgisi olmadığını söylemektedir. 65 Yaşındaki Sait’in bolluk ve rahatlık içindeki hayatının son günlerinde niçin böyle bir olayın içerisine girdiğini kimse anlamamıştır. Genel kanı, bu isyanı tertipleyenlerin Şeyh Sait’in gücünden faydalanmak istemiş oldukları yönündedir…’’


Bu sebeple isyanı ortaya çıkaran iç ve dış nedenlere bakmak oldukça önemlidir.


Birinci iddia; o dönemde genç Türkiye Cumhuriyetin’nin başında, çözülmesi gereken Hatay meselesi, Musul ve Kerkük sorunu gibi önemli konular bulunmaktaydı. Bu vilayetleri Türkiye’ye vermek istemeyen İngiliz ve Fransızların yöre halkını böyle bir isyana teşvik ederek devleti zayıf duruma düşürmek istemeleri ön plandadır.


İkinci iddia; Doğu Anadolu’da Büyük Ermenistan Devleti adı altında bir devlet kurmak isteyen Ermenilerin şeriatı ve dini meseleleri ön plana çıkartarak Kürtleri ve Ermenileri isyana teşvik etmiş olmalarıdır. İsyanın çıktığı bölgede ele geçirilen yazışmalar da bu düşüncenin doğruluğunu kanıtlar niteliktedir.


Üçüncü iddia ise; I.Dünya Savaşı sonunda Osmanlı’nın dağılması ile birlikte bazı Kürt gruplar bağımsızlık için harekete geçmişlerdi (ör. Koçgiri İsyanları 1920-21,…). Bu amaçla kurulmuş olan Kürt Teali Cemiyeti bağımsızlık hareketlerine liderlik etmekteydi. Bu cemiyetin maddi olarak en büyük destekçisi konumundaki İngilizlerin amacı Irak’ın kuzeyinden başlayan Türkiye Doğu Anadolu Bölgesi’ni de içine alan ve İngiltere’ye bağlı bir Kürt Devleti kurmaktı. İsyanın meydana geldiği bölge gözönüne alındığında bu olasılık ta oldukça ağır basmaktadır.


Cumhuriyetin ilanı sonrası Halifeliğin ortadan kaldırılması, Kürt Teali Cemiyeti’nin işine yaramıştı. Cemiyetin liderlerinden olan eski Osmanlı subayı miralay Cibranlı Halit Bey köy köy dolaşarak dinin tamamen kaldırılacağına, aşiret ağalarının ve şeyhlerin sürüleceğine dair kışkırtıcı haberler yaymaya başladı. Bu haberlere inanarak korkan birçok aşiret ağası ve Şeyh Sait Cumhuriyet’e karşı isyan etmekten başka çarelerinin kalmadığını düşünüp hazırlıklara başladılar.


Şeyh Sait, öncelikle Bingöl’ün köylerini tek tek gezerek ‘’Türkiye Cumhuriyeti Reisi Mustafa Kemal ve arkadaşları Kuran’a aykırı hareket ederek Allah ve Peygamber’i inkar edip, halifeyi de sürmüşlerdir. Gayri meşru olan bu idarenin yıkılması islam nezdinde farzdır. Cumhuriyet’in başında bulunanların ve Cumhuriyet’e tabi olanların mal ve canları şeriata göre ‘helal’dir…’’ şeklinde fetva yayınlamaya başladı. Daha sonra Diyarbakır’a geçerek fetvasını yayınlamaya devam eden Sait hükümet karşıtı aşiret reisleriyle bir dizi görüşmeler yaptı.


Bu sırada Diyarbakır’da görevde olan 6 asker, birliklerinden kaçarak Şeyh Sait’e sığındı. Kaçak askerlerin Şeyh Sait’in yanında olduğunu haber alan Teğmen Hasan Hüsnü ve Teğmen Mustafa komutasındaki jandarmalar Piran Köyü’ne gelerek askerlerin teslim edilmesini istedi. Şeyh Sait’in kardeşi Şeyh Abdurrahim bunu geri çevirerek jandarmalara ateş açılmasının emrini verdi. Yaşanan çatışmada jandarma birliği bir şehit ve iki yaralı verirken Şeyh Sait İsyanı’da 13 Şubat 1925 tarihinde resmen başlamış oldu. İsyan ilerleyen günlerde genişleyerek Elazığ, Erzincan, Muş ve Bingöl’ü de kapsayan büyük bir ayaklanmaya dönüştü. Ayaklanmacılar isyan ettiklerini hükümete bildirerek bölgenin telgraf tellerini kestiler.


15 Şubat günü Şeyh Sait’e bağlı isyancılar Bingöl’ün Genç ilçesindeki bir hapisaneyi ve jandarma karakolunu basarak oradaki jandarmaları esir aldı. Ardından Çapakçur hükümet konağına ilerleyen isyancılar valiyi esir alıp hükümet konağını ele geçirdiler. Şeyh Sait 16 Şubat günü Genç ilçesine gelip, ilk iş olarak, Zıraat Bankası şubesindeki paralara el koydu.


Ayaklanmanın haberini alan Mustafa Kemal Atatürk, derhal İsmet İnönü’yü arayarak isyanın bastırılmasını istedi. Ayaklanmayı bastırma görevi 3. Ordu komutanı Kazım İnanç Paşa’ya verilirken, bir günde hazırlığını tamamlayan paşa ordusu ile birlikte Lice’ye doğru yola çıktı. İsyanın başladığı yer olan Piran Köyü’ne varan askerler burada isyancılarla karşı karşıya geldi. Çıkan çatışma sonucunda Piran’daki ayaklanma bastırılarak burada bir karargah kuruldu. Ancak bu karargah kısa ömürlü oldu ve ordu geri çekilmek zorunda kaldı.


Şeyh Sait 21 Şubat günü ordunun Lice’ye gelmekte olduğu haberini alarak hazırlıklara başladı. 22 Şubat’ta Lice’ye gelen askerler ile isyancılar arasında çıkan çatışma sonucu 50 asker esir alınırken bir miktar mühimmat ta isyancılar tarafından ele geçirildi. 26 Şubat günü Hani İlçe Jandarma Komutanlığı’nı basan isyancılar jandarmaları esir alarak Hani’nin kontrolünü ele geçirdi. Kazım Paşa’nın ilçeyi geri almak üzere desteğe gönderdiği 300 kadar asker de isyancılar tarafından esir alınınca silahlı ayaklanmacıların sayısının tahmin edilenden çok daha fazla ve örgütlü oldukları anlaşıldı.


Erzurum’dan takviye kuvvet isteyen Kazım Paşa, aynı zamanda Elazığ’da hükümete bağlı olan aşiretlerden de yardım istedi. Cumhuriyet yanlısı aşiret güçleri 13 Mart 1925’te Palu’da isyancı kuvvetlerle çatışmaya girerek isyancıları Palu’dan püskürttü. Bu esnada Erzurum’dan gelen takviye güçler ile isyancılar arasında çok şiddetli çatışmalar yaşanmaya başladı. Şeyh Sait azalan isyancılara takviye amacıyla çevredeki aşiretlerle görüşmelere başlamasına rağmen istediği desteği alamayınca yavaş yavaş kontrol ettiği alanlardan çekilmeye başladı. İsyancıların elinde bulunan Varto, Çapakçur, Genç ve Lice kısa sürede ordu tarafından geri alındı. Muş yönünde kaçmaya başlayan isyancılara Palu cıvarındaki Cumhuriyet yanlısı aşiretlerin saldırması sonucunda isyancılar Lice-Hani-Palu üçgeninde sıkışıp kaldılar. Bu sırada ordu müfettişliği Şeyh Sait’in başına bin altın ödül koydu. 8 Nisan 1925 günü Lice’ye ilerleyen askeri kuvvetler bizzat Şeyh Sait tarafından yönetilen isyancılar ile çatışmaya girerek tüm isyancıları dağıtmayı başarsa da şeyh ve yönetici kadrosu ele geçirilemedi. Esirlerden alınan bilgiye göre Şeyh Sait ve beraberindekiler İran yönüne doğru kaçmayı başarmıştı. Muş ilinin İsfahan köyüne gelen Sait ve beraberindekiler burada İran’a nasıl kaçabilecekleri hakkında plan yapmaya başladı. İsyancılardan biri olan emekli binbaşı Kasım Ataç Şeyh Sait’e güvenlik güçlerine teslim olmayı teklif etti; ancak şeyh bunu kabul etmedi. Buna rağmen binbaşı Kasım şeyhten habersiz olarak ordu güçlerine haber göndererek Şeyh Sait’in teslim olmak istediğini söyledi ve yerini bildirdi.


5 Mayıs 1925 günü Abdurrahman Paşa köprüsü yanında ordu güçleri tarafından yakalanan Şeyh Sait ve beraberindeki 39 kişilik kafile 6 Mayıs 1925 günü Diyarbakır’a getirilerek mahkemeye teslim edildi. İlk sorgusu ve mahkeme sürecindeki tüm ifadelerinde bu süreci ‘’şeriat düzeni’’ kurmak için gerçekleştirdiğini anlattı.



‘’Eğer Diyarbakır’ı tamamen kontrol altına alabilseydim hükümetle haberleşecek, şeriatı isteyecek ve kabulü halinde hükümete tabi olacaktım. Benim tüm maksadım İslam dinine hizmet etmekti…’’ şeklinde ifade etmiştir.


Şeyh Sait’in idamından önce kendisine uzatılan kağıda yazdıkları ise amacını en net şekilde özetleyen ifadeler olarak değerlendirilebilir…:


‘’Benim ölümüm Allah ve din için ise darağacına asılmama perva göstermem…’’


Şeyh Sait isyanı 31 Mart 1925 günü tamamen bastırılır. Ancak isyanın bastırılmasına gerekli özeni göstermediği gerekçesiyle Başbakan Fethi Okyar görevden alınır, yerine ise İsmet İnönü geçirilir.


Ağrı İsyanları (1926-1930)


1926 Yılında Ağrı’da başlayan ayaklanma sonucunda, isyancılar tarafından ‘’Ağrı Cumhuriyeti’’ kurularak tek taraflı bağımsızlık ilanında bulunulmuş, ardından isyan büyüyerek İran topraklarına kadar yayılmıştı. Türkiye Cumhuriyeti ordusu bu isyanları ancak 1930 yılında bastırabilmiş olsa da, ayaklanmanın faturası 1929 dünya ekonomik krizi ile de birleşince genç Türkiye Cumhuriyeti için ekonomik açıdan oldukça ağır olmuştur.


Peki isyanın nedenleri neydi ?...Ya da ayrı bir cumhuriyet ilan etmedeki amaç neydi ?...


Yıl 1925…; Cumhuriyet’in ilk büyük isyanlarından olan Şeyh Sait İsyanı yeni bastırılmış ve suçlular idam edilerek cezalandırılmış olsa da Doğu vilayetlerinde huzursuzluk devam etmekteydi. İsyanın ardından başbakanlık görevine atanan İnönü’nün talimatlarıyla isyan bölgesinde asayişi sağlayabilmek için yöre halkının yakın takibi, aşiretlerin elindeki silahların toplanması ve bazı köylerin taşınarak yer değiştirilmesi sağlandı; ancak tüm bu önlemlere rağmen asayiş tam olarak sağlanamamaktaydı. Şeyh Sait İsyanı bastırıldıktan sonra olaylar durulmuş görünse de aslında pek çok isyancı kaçmayı başarmış ve yakalanamamıştı.


Birçok aşiretin ileri gelenleri hükümet kuvvetlerinden kaçarak Ağrı Dağı’na sığınmışlar ve 1926 yılında başlayacak olan Ağrı İsyanları’nı beklemeye koyulmuşlardı.


16 Mayıs 1926 günü Yusuf Taşo ve yandaşlarından oluşan bir eşkiya grubu Ağrı ili Beyazıt bucağına bağlı Kalecik köyünden bir miktar hayvan çalarak Ağrı Dağı’na götürürler. Bu hırsızlık olayı sonrası Beyazıt’a gelen 28. Alay’a bağlı jandarmalar eşkiya çetesine karşı askeri harekat başlatır. İşte bu olaylar zinciri ve başlatılan harekat Ağrı İsyanları’nın başlangıç tarihi olarak kabul edilmektedir. İsyanların harekata rağmen destek bulması ve büyümesi ile birlikte 28. Alay’a bağlı askerler Doğu Beyazıt’ a çekilmek zorunda kalır. Bu geri çekilme sonucunda isyancılar kendilerini halk karşısında kahraman gibi gösterme ve taraftar toplama fırsatı bulurlar. Özellikle Kürt siyasetçi İbrahim Heski’nin 250 adamıyla birlikte isyancılara katılması yöre halkı nezdinde geniş bir yankı uyandırır.


Başarısız harekat sonrası 3. ordu müfettişliği yeni bir plan hazırlayarak 16 Haziran 1926 günü 1. Ağrı Harekatı’nı başlatır. Yaklaşık 1.500 asker ile yapılan harekat neticesinde isyancılara ağır zaiyat verilirken asilerin tamamı Ağrı Dağı’ndan çıkartılır. Ancak isyanın lider kadrosu ve yaklaşık 1.000 kadar isyancı sınırı geçerek İran’a kaçmayı başarır. Her ne kadar İran hükümetinden sınır önlemlerinin alınması ve geçişlerin engellenmesi istenmişse de bu dikkate alınmaz; çünkü dönemin İran hükümeti (Azerbaycan Türkmen oymaklarının oluşturduğu 150 yıllık Kaçar Devleti’nin yıkılması sonrası kurulan Pehlevi hanedanı) İngilizlerin de kışkırtmasıyla el altından isyancılara destek vermektedir.


Yaklaşık 1 yıl sonra, isyancılar İran sınırını geçerek Ağrı Dağı etrafında tekrar yuvalanmaya başlarlar. Bunun haberini alan 3.Ordu müfettişliği kesin bir netice için yeni bir harekat planlar ve 13 Eylül 1927’de bölgedeki kolordu birlikleri 2. Ağrı Harekatı’na başlar. Yapılan operasyonlar neticesinde isyancılara büyük kayıplar verdirilmesine rağmen asilerin bir kısmının İran’a kaçması engellenemez. Tekrar tekrar İran’a kaçan bu isyancılar zaman zaman Türk sınırını geçerek yağma olayları çıkarmaya devam ederler.


Aynı yıl içinde TBMM harekete geçerek bölgedeki isyanın etkisini kırmak üzere ‘’Nakil Kanunu’’ nu çıkartır. 19 Haziran 1927 de çıkarılan bu kanun ile isyancılara yardım eden veya yardım ihtimali olan aileler başka bölgelere göç ettirilir. Bu kanuna karşı direnen bazı isyancı aileler bölgeden ayrılmaz ancak zamanla yiyecek kıtlığı başta olmak üzere büyük sıkıntılar yaşamaları nedeniyle çok sayıda kişi hayatını kaybeder.


İran’a kaçan isyancı aşiret liderleri önceki isyanlardan kaçarak Irak ve Suriye’ye sığınmış Kürt aydınları ‘’Büyük Ermenistan’’ peşinde koşan Ermeni milliyetçi önderleri ve Osmanlı subayı olan Kürt milliyetçisi İhsan Nuri bey 1927 tarihinde Lübnan’da biraraya gelerek ‘’Hoybun Kürt Milliyetçi Örgütü’’ nü kurarlar. Hoybun örgütünün amacı bağımsız Kürdistan’ın yaratılması, tüm Kürtlerin birleştirilmesi ve Kürt silahlı birliğinin kurulup tek bir komutanlıktan hareket etmesini sağlamaktı. Ekim 1927’de örgüt günümüzdeki Ağrı, Van, Muş ve İran’ın bir kısmını kapsayan bir bölgede Ağrı Cumhuriyeti’ni ilan ederek Doğu Beyazıt ilçesinin bir köyünü geçici başkent ilan eder. Ardından Hoybun merkez komitesi İngiltere, Fransa, Amerika ve Milletler Cemiyeti’ne başvurarak tanınma talebinde bulunur. Ayrıca Suriye, Lübnan, Avrupa ülkeleri ve ABD dahil olmak üzere bir çok ülkede temsilcilikler açar. Tek taraflı ilan edilen bu bağımsızlık sonrasında sözde Ağrı Cumhuriyeti’nin ordusunun başına eski Osmanlı yüzbaşısı İhsan Nuri bey geçirilirken hükümetin başına ise İbrahim Heski getirirlir. Bu gelişmelerin ardından Ankara Hükümeti uluslararası temaslarda bulunmaya başlar. Özellikle Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk ve Başbakan İsmet İnönü İngiltere ve Fransa ile irtibata geçerek ülkedeki bu yapılanmanın faaliyetlerinin durdurulmasını isterler. Ancak iki ülke de örgütün yasal olduğunu bu yüzden kapatılamayacağını belirterek yalnızca faaliyetlerine kısıtlama getirmekle yetinirler.


Durum gitgide kontrol edilemez hale gelince, Türkiye Cumhuriyeti isyancılarla müzakere etme kararı alır. Hükümeti temsilen 12 milletvekili, Karaköse valisi ve bölge jandarma komutanı görevlendirilir. Müzakerelere isyancıları temsilen Kürt siyasetçi Halis Öztürk ve sözde Ağrı Cumhuriyeti ordu kumandanı İhsan Nuri bey katılır.


Yapılan görüşmelerde hükümet şu önerileri sunar :


· Ağrı’da yaşayan tüm halkın sağduyulu davranıp bu isyanı sonlandırmaları

· İsyancıların saldırılara ve yolların tahribine son vermeleri

· Tüccarların ellerinden alınan hayvanların geri verilmesi

· İhsan Nuri beyin kanunsuzluk ve karışıklık çıkarmaya son vermesi ve Ağrı’dan ayrılıp gitmesi


Bu şartların kabul edilmesi halinde isyancıların bütün suçları affedilecek, devlet onlara gerekli olan yardımı yapacaktı.


Ancak İhsan Nuri bu önerileri kabul etmeyerek sözde Ağrı Cumhuriyeti’nin bağımsızlığının Türkiye tarafından kabul edilmesini aksi takdirde isyanın devam edeceğini belirtir. Bunun üzerine Türkiye Cumhuriyeti yetkilileri diğer isyancı liderler ile görüşmeler yaptıysa da bundan da bir netice çıkmaz.


1928 Yılına gelindiğinde bölgede harekat gereketirecek belirgin bir isyan girişimi yaşanmamakla birlikte eşkiya yine de yağma faaliyetlerine devam eder. Direnişin kırılabilmesi amacıyla hükümet 9 Mayıs 1928’de mecliste yapılan oylama sonucunda ‘’Af Kanunu’’ çıkararak bunun kapsamını da oldukça geniş tutar. Kanun ‘’Şeyh Sait İsyanı’’ndan itibaren tüm isyanları içine aldığı için kısmen başarılı olur ve Ağrı isyancılarının bir kısmının teslim olmasını sağlar. Af Kanunu Hoybun örgütü ile sözde Ağrı Cumhuriyeti liderlerine zarar vermesine rağmen isyanı tam olarak sona erdiremez.


1929’a gelindiğinde geniş çaplı bir operasyon planlanmasına rağmen tüm dünyada yaşanan ekonomik krizin etkisiyle gerekli bütçe toplanamaz. Bu yüzden planlanan harekat 1930 yılına bırakılırken bunu fırsat gören isyancılar bölgedeki faaliyetlerini arttırarak köylere saldırmaya yolları kesmeye ve yöre halkının hayvanlarını çalmaya devam ederler. 1929 Yılının Eylül ayında havadan uçak (tayyare) desteğiyle bir dizi küçük çaplı hareket yapılsa da isyanın ateşi bir türlü söndürülemez.


Askeri birlikler Ağrı Dağı ve çevresindeki isyanlarla ilgilenirken, Diyarbakır, Silvan, Lice ve Bingöl gibi çevre illerde de destek amaçlı ayaklanmalar baş gösterir.


1929 sonlarına doğru Atatürk, İsmet İnönü ve Genel Kurmay Başkanı Fevzi Çakmak biraraya gelerek büyük bir askeri harekat planlamaya başlarlar. Bu harekat için Van’da yeni bir karargah kurulurken yaklaşık 300 deve silah, mühimmat ve erzak bölgeye intikal ettirilir. 3. Ordu’ya bağlı 3 tümen ve yaklaşık 10.000 asker bölgeye konuşlandırılır.


1930 yılı içerisinde Ağrı Dağı ve çevresinde yaklaşık 3.500 kadar isyancının bulunduğu tahmin edilmekteydi. Harekat sırasında bu isyancıların tekrar İran’a kaçmasını engellemek için İran hükümeti de sert bir şekilde uyarılır. Nihayet yapılan siyasi baskılar sonucu İran hükümeti ayaklanmaların bastırılması için Türkiye ile işbirliğini kabul eder. Ancak bu işbirliği ortak askeri harekata katılmak değil yalnızca Türk askerinin gerekli olması halinde İran sınırını geçerek harekat yapabilmesini kabul etmekle sınırlı kalır.


06 Temmuz 1930 tarihinde bölgede, Ağrı Dağı ve cıvarında keşif uçuşu yapmakla görevlendirilmiş olan dedem tayyare hava astsubayı pilot Ali Riza Bey, Zilan Çayı cıvarında keşif uçuşunu yaptığı sırada açılan ateş sonucu şehit olur. Bu vesileyle şehit dedem Ali Rıza Bey’i sevgi, saygı, minnet ve rahmetle anıyorum...


07 Eylül 1930 günü saat sabah 05:00’te Türk birlikleri harekete geçerek harekat resmen başlar. Ağrı Dağı başta olmak üzere bütün bölge abluka altına alınarak ilk önce uçaklarla bombalanır. Ayrıca İran sınırı güvenlik çemberine alınarak isyancıların kaçışı engellenir. 07 Eylül’de başlayan bu geniş çaplı harekat 14 Eylül 1930’da sona erer. Yaklaşık 1.000 kadar isyancı etkisiz hale getirilirken geriye kalanın büyük bir kısmı ise teslim olur. Böylece 1926 yılından bu yana devam eden isyan 4 yılın sonunda bastırılırken sözde Ağrı Cumhuriyeti’ de ortadan kalkmış olur. İsyanın faturası genç Türkiye Cumhuriyeti’ne ekonomik olarak bir hayli ağır olur. 1930 Yılı hesabıyla isyanın bastırılması için harcanan meblağ Türkiye Cumhuriyeti’nin yıllık bütçesinin 2 katına yakındır.


Türkiye Cumhuriyeti isyanın tekrarlanmaması adına isyan sonrası İran hükümetiyle oturarak ‘’Hudut Komisyonu’’ oluşturur. 23 Ocak 1932’de Türkiye ile İran arasında imzalanan anlaşma sonrasında Büyük ve Küçük Ağrı Dağı tamamen Türkiye’nin kontrolüne girer.


Son olarak ta bu isyanın sebeplerine gelirsek; genel kanı itibarıyla Şeyh Sait isyanının aksine Ağrı İsyanları doğrudan özerk bir Kürt devleti kurmaya yönelikti. Kurtuluş Savaşı (19 Mayıs 1919 – 24 Temmuz 1923) döneminde bölgedeki aşiretlere ‘’özerklik’’ sözü verildiği ve savaşın kazanılması sonrası bu sözün tutulmadığı savunulmakla birlikte, bölgede hakim güç olan İngiliz ve Fransızların da Irak’ın kuzeyinde ve Türkiye’nin güneydoğusunda bağımsız bir Kürt devletinin kurulması için gizli çalışmalar yaptığı da net bir şekilde anlaşılmaktaydı.


Dersim İsyanı (1937)


20 Mart 1937 de Dersim bölgesindeki bazı aşiretletin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı başlattığı isyandır. İsyanın amacı otonom-özerk bir yönetim oluşturmak ve bölgenin kontrolünün Türkiye Cumhuriyeti’nden aşiretlere geçmesini sağlamaktı. Ancak isyan amacına ulaşamadı ve 6 ay sürdükten sonra Türk ordusunun düzenlediği harekat sonrasında bastırıldı.


Bölgenin tarihi incelendiğinde Osmanlı İmparatorluğu döneminde de sürekli sorun olan ve devleti tanımayarak derebeylik kuran ağaların ve şeyhlerin aynı tavrını Cumhuriyet döneminde de devam ettirdiğini görürüz. Osmanlı tarihindeki benzer nitelikli isyanların (Ör. Celali İsyanları,…) 16 ve 17. Yüzyıllara kadar indiği de bilinmektedir. Dersim isyanının ise 1876 yılından buyana bölgede yaşanan 11. isyan olması da bu tezi kanıtlar nitelikte.


Dersim bölgesi dendiği zaman akla günümüz Tunceli ilimiz gelse de bu kastedilen bölge, günümüzde Tunceli, Erzincan, Elazığ, Sivas, Malatya ve Bingöl illerinin bir kısmını kapsayan bir coğrafya olarak karşımıza çıkar.


Bu denli büyük bir isyan nasıl düzenlenmişti ? İsyanın arkasında dönemin küresel güçlerinin desteği var mıydı ?


Olayları geniş bir bakış açısından değerlendirecek olursak, isyanın amacı hakkında ilk iddia Kürt halkının bağımsız bir Kürt devleti kurma isteğiydi. İkinci iddia ise Kurtuluş Savaşı’nda özellikle Rus ve Ermenilere karşı Türk ordusu saflarında ‘’milis gücü’’ adıyla savaşan Kürt aşiretlerine verilen sözlerin savaştan sonra unutulmasıydı.

Peki Kürt aşiretlerine verilen sözler neydi ?...


Dersim isyanının önderi olan Seyit Rıza 1.Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nda Osmanlı’ya yaptığı yardımlarla tanındı. Osmanlı Ordusu Ruslarla yapılan savaşlarda bölge halkından savaşmak isteyenleri ‘’milis’’ adı altında orduya aldı. İşte bu milislere komuta edenlerden birisi de isyanın lideri olan Seyit Rıza’ydı. Osmanlı ordusu Seyit Rıza emrindeki milislerle birlikte Rusları ve Ermenileri Erzincan’dan çıkardı ve savaş başarıyla sonuçlandı. Savaş sonrasında başa gelen hükümet bölge halkına yaptıkları hizmetler karşılığında ödül olarak toprak dağıttı. Seyit Rıza ise ayrıca ödüllendirilerek Erzincan il idaresi üyeliğine atandı. Ancak tarihler ilerledikçe Seyit Rıza ile yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin arası açılmaya başladı.


İlk görüş ayrılığı 1918-1921 yılları arası gelişen ve 06 Mart 1921 de patlak verip 17 Haziran 1921 de bastırırlan Koçgiri isyanında yaşanır. Dönem tam da I. Dünya Savaşı sonrası İtilâf Devletleri ile Osmanlı İmparatorluğu hükûmeti arasında 10 Ağustos 1920'de imzalanmış olan ve imparatorluğun parçalanmasını öngören Sevr Antlaşması dönemidir. Ayrıca İstanbul'da 1918 yılında kurulan Kürt Teali Cemiyeti'nin aldığı karar doğrultusunda, ‘’bağımsız bir Kürdistan’’ kurulması için çalışma ve faaliyetlere başlanmıştı.


Osmanlı Hükümeti ile Sıvas bölgesinde Koçgiri aşiretinin başlattığı isyan kısa sürede bastırılırken, Dersim bölgesine kadar çekilen bin kadar isyancı hükümet ile iyi ilişkileri olan Seyit Rıza’ya sığınır. Hükümet isyancıların teslim edilmesini istese de Seyit Rıza buna izin vermez. Seyit Rıza’nın sağ kolu olan Nuri Dersimi daha sonra yazdığı kitabında sözkonusu bin kişilik isyancı grubun ilerleyen dönemde Dersim isyanının beyin takımını oluşturduğunu belirtmiştir.


Bölge gerek coğrafi yapısı gerekse merkeze uzaklığı nedeniyle merkezi kontrol ve otoritenin tam sağlanamadığı ağalık ile yönetilen bir yapıdaydı. Çoğunlukla aşiretlerin sözünün geçtiği Dersim bölgesinde Osmanlı döneminde de pek çok ayaklanma yaşanmıştı. 1936 da dönemin ekonomi bakanı Celal Bayar bir şark raporu hazırlamış, doğu illerinin yeterince devlet kontrolüne girmediğini, bölgede büyük ekonomik sıkıntılar olduğunu ve geçmiş yönetimlerin bölgede ancak ağalar ve şeyhler aracılığı ile halk üzerinde etkili olabildiğini belirtmiştir.


Bunun üzerine 8.Hükümet (Başbakan İnönü hükümeti) bölgede hem asayişi sağlamak hem de yöre halkını kalkındırmak için harekete geçer. Bunun haberini alan Seyit Rıza ve etkisi altındaki aşiretler hükümetin bu girişiminden rahatsız olmaya başlar. Hükümet Dersim üzerindeki aşiretlerin etkisini silebilmek için girişimlerini arttırır. 25 Aralık 1935 tarihinde Tunceli vilayeti hakkında kanun çıkarılarak 04 Ocak 1936 tarihinde Dersim bölgesinin adı Tunceli olarak değiştirilir.


1937 Yılında yasanın uygulanmaya başlaması ile birlikte olaylar daha da hız kazanır. Bir iddiaya göre, bu dönemde Uhundu Köyü’ne kurulacak olan karakol için gelen askerlerden birinin köydeki bir kadına tecavüz etmesi sonucu kadının kocası tarafından öldürülür. Köyün ağası Kamer ağa ise köylü kocanın kaçmasına yardım eder ve jandarmanın köye ulaşmaması için köyün tek köprüsünü yıktırır. Olayın duyulması üzerine köyü saran askerlerin isyancılara teslim ol çağrısı yapmasıyla Kamer ağa bir açıklama yapar :


‘’Komutan, bu ırza tecavüz girişimidir. Devlete isyan değildir. Siz de onun yerinde olsaydınız aynı şeyi yapardınız. Köprüde oluşan tahribatı onarmaya hazırız ama eşini savunmak zorunda olan bir genci teslim etmem mümkün değildir.’’


Kamer ağa ilgili şahsın kaçmasından sonra teslim olurken, bu olay sonrasında bölgede geriginlik iyice büyür. Her geçen gün hükümet bölgede otoritesini kaybetmeye başlarken 21 Mart 1937 de isyancılar Erzincan Dersim bölgesi arasındaki iki köprüyü daha yakarak ayaklanma başlatır. Olaylara müdahale etmeye gelen askerlere de ateş açan isyancılar gece boyunca Dersim bölgesine hiçbir hükümet yetkilisini sokmaz. Dersim bölgesi içinde kalan karakoldaki askerlerle bağlantıyı engellemek amacıyla bölgedeki telefon hatları isyancılar tarafından kesilir. Ardından tek tek karakollar basılmaya başlanır.


Seyit Rıza önerliğindeki isyancılar önce bölgedeki bucak karakollarına ve ardından 9. Seyyar jandarma taburuna baskınlar düzenler. Baskınlara hazırlıksız yakalanan bir çok asker hayatını kaybedip şehit olurken çok azı yaralı kurtulur.


Başbakan İnönü Meclis’te yaptığı konuşmada bölgeyi geliştirmek ve kalkındırmak için büyük uğraşlar verildiğini ancak bölgede güçlü olan aşiretlerin direniş gösterdiğini ve bölgeye askeri harekat yapmanın zorunlu hale geldiğini ifade eder. İlk harekat 04 Mayıs 1937 de bizzat Mustafa Kemal Atatürk tarafından planlanır. İlk önce Dersim bölgesini saran askeri kuvvetler isyancılara ‘’teslim olun’’ çağrısı yapar. Ancak Seyit Rıza bu çağrıya yöre halkının isteklerinin devlet tarafından kabul görmemesi halinde asla teslim olmayacağı şeklinde cevap verir. Bunun üzerine orduya ilerleme emri verilir ancak askerler bölgenin sarp coğrafyası ve köprülerin imha edilmiş olması sebebiyle zorlu bir direniş ile karşılaşır. Bir ay boyunca bölgeye girilmeye çalışılsa da her defasında isyancılar askerleri geri püskürtmeyi başarır. Böylece general Abdullah Alpdoğan’ın düzenlediği ilk harekat başarısız olur.


Dersimli aşiretler Türk ordusuna karşı kazandıkları bu başarının verdiği moralle daha çok silahlanırlar. General Alpdoğan Temmuz 1937 de yanına aldığı 50.000 asker ile tekrar harekata başlasa da birkez daha dağları aşmayı başaramaz. İkinci harekatın da başarısız olması sonrasında bir hava harekatına karar verilir. Hava harekatı hükümet tarafından da onaylanınca üç fransız yapımı hafif bombardıman uçağı bölgeye gönderilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın pilotu olan Sabiha Gökçen de bu üç uçaktan birini kullanarak ‘’dünyanın ilk kadın savaş pilotu’’ olma ünvanını alır.


Bir yandan uçaklar isyancıların saklandıkları alanları bombalarken, diğer yandan da Seyit Rıza’ya haber gönderilerek hükümetin barışa hazır olduğu ve barış görüşmeleri için kendisinin Erzincan’a beklendiği iletilir. Teklifi kabul eden Seyit Rıza 12 Eylül’de barış görüşmeleri için Erzincan yoluna koyulur. Ancak daha Erzincan merkezine ulaşamadan askerler tarafından yanındakilerle birlikte yakalanarak tutuklanır. İsyancılar önderleri Seyit Rıza’nın tutuklanma haberinin ardından teslim olup olmama arasında kararsız kalsalar da direnişe devam etme kararı alırlar. Ancak bu direniş ilk zamanların aksine birlik olmaktan uzak, isteksiz ve düzensiz bir hal almıştır. İsyancılar zamanla çözülmeye başlarken ordu da bir yolunu bularak Dersim bölgesine girmeyi başarır.


1937 nin Ekim ayına gelindiğinde isyancıların bir çoğu teslim olmuş ve direniş yerini ufak çapta çatışmalara bırakmıştır.


İsyanın büyük oranda bastırılması sonrasında, Seyit Rıza ve diğer teslim olan isyancıların yargılanmasına başlanır. Yargılama sonucunda Seyit Rıza ve oğlu dahil 6 kişi idam cezası alırken çok sayıda ayaklanmacı da değişik hapis cezaları alır. 15-18 Kasım 1937 tarihleri arasında Seyit Rıza ve oğlu Resik Hüseyin ve diğer 4 kişi Elazığ Buğday Meydanı’nda asılarak idam edilirler.


İdam edildiklerinde Seyit Rıza 75 yaşından büyük, oğlu Resik Hüseyin ise 18 yaşından küçük olmasına rağmen cezalarının infaz edilmesi o dönem çok fazla ses getirmese de daha sonra oldukça yankı uyandırmıştır. Dersim bölgesine yapılan harekatlar isyanın bastırılmasından sonra da devam ederek 1939 yılı başlarına kadar sürer. Bu harekatlarda isyancılar dahil olmak üzere, yöre halkından 1.000’i çocuk 13.160 kişi hayatını kaybederken yaklaşık 11.000 kişi de zorunlu göç ettirilmiştir. Türk ordusunun isyanı bastırırken şehit olan asker sayısı ise 110’ dur.


İsyandan yıllar sonra Sabiha Gökçen bir röportajında şu cümleleri söylemiştir…:


‘’Bize hareket eden herşeyi vurmamız emredildi. Biz de emri aynen uyguladık. Sivil, isyancı ayırt etmeden hareket eden herşeyi imha ettik. Buna isyancıların besin kaynağı olan keçiler de dahil.’’



Harekat sonrası ele geçirilen belgelerde Seyit Rıza’nın İngilizlerden silah yardımı aldığı hatta harekata karşılık asker desteği istediği de ortaya çıkmıştır.


Birçok kişi ‘’Seyit Rıza Türkçe dahi bilmez nasıl Fransızca yazabilir?'' diye sormuştur. Mektubu Seyit Rıza’nın yanından ayırmadığı kurmayı ‘Baytar Nuri’ yazıyor. Anılarında da bu mektubu yazdığını doğrulamış (Nuri Dersimi, Kürdistan Tarihinde Dersim, Doz Yayınları, 1997, s.104.) ve mektubun orijinalinin İngiliz arşivlerinde olduğu da ortaya çıkmıştır.


Her ne kadar askeri harekat amacından sapmış, isyancılardan çok siviller hayatını kaybetmiş olsa da yeni kurulmuş bir ülke ve cumhuriyette o dönemin şartlarının ne olduğunu tam anlamıyla bilemeyiz. Bu konuda takdir tüm yurttaşlarımızındır. Önemli olan, hiçbir kışkırtmaya alet olmadan, birbirimizi dışlamadan, birlik ve beraberliğimizi bozmadan, çarpıtılmamış bilgi ve belgelerle tarihi olayları doğru okuyup gerçeklerden ders çıkararak, bu tür olayların tekrarlanmaması için hep birlikte çaba göstermektir.


Etnik Kimlik ve Türkiye


Etnik grup nüfusunun belirlenmesinde sosyoloji biliminin ve uygar anlayışın benimsediği tek ölçüt, kişinin özgür iradesine bağlı kimlik tanımıdır. Kişinin kendi kabulü öncelik taşımaktadır.


Etniklik bir çok farklı ölçütle tanımlanabilen esnek bir kavramdır. Genel olarak benimsedikleri dil, din ve sahip oldukları kültür itibarıyla diğer gruplardan 'farklı' olan gruplar etnik olarak nitelenir. Dil ve din etnikliğin dışa dönük en önemli göstergeleri olmakla beraber, özellikle bugünkü iletişim çağında kültür etnik kimliği belirleyen önemli etmenlerden biri olmaktadır.


Etnik grup kimliği farklı iki temel 'bakış'la tanımlanmaktadır.


Birincisi, grubun kendisini 'kim', 'ne' olarak gördüğünü esas alan 'emik' bakıştır. Emik yaklaşım, araştırmanın konusu olan gruba dahil olarak o grubu anlamaya yönelik yaklaşımdır. Bu tanımda önemli olan grubun kendi kabulüdür. Bu kabulde grubun soyu, dili her zaman belirleyici değildir. Örneğin, aslen Türkmen olan Karakeçililerin Urfa kolu yakın zamana kadar kendilerini Kürt olarak tanımlamışlardır. Almanya'daki bir araştırmada Türk asıllı çocukların 250 bini kendilerini Alman olarak gördüklerini ifade etmişlerdir.


İkinci 'bakış' (tanımlama) bir grubun kendi dışındaki diğer bir grubu 'kim', 'ne' olarak görmesine dayalı 'etik' bakıştır. Bu genellikle çoğunluk, egemen unsurun bakışıdır ve bir çok durumda sosyolojik, bilimsel verilerle ve tanımlanan grubun kendi kabulleriyle bağdaşmaz. Örneğin, ülkemizde her Karadenizliyi Laz olarak tanımlamak yaygındır. Oysa 'yerli' anlamında Laz gerçekte (Bennighaus, Meeker'in de tespit ettigi üzere) sadece Rize'nin Pazar, Arhavi, Hopa yöresi halkıdır. Rize'ye yakın olan Trabzon, Giresun, Ordu illerindeki yerli halk dahi ‘’Laz’’ tanımlamasını kabul etmez ve gerçekte Laz değildir. Zazalar da Kürt değildir (ancak çoğu Kürt üstkimliğini benimsemiştir)… Etik bakış genellikle çoğunluğun ve zaman zaman devletin bakışı olarak etniklik politikalarının belirlenmesinde olduğu kadar, dışarıdaki grubun kendini tanımlamasında ve kimlik değişiminde etkilidir. Bunun somut örneği Zazalardır. Yerli unsur olarak Zazaların toplandığı merkezler Tunceli, Bingöl, Diyarbakır, Palu (Elazığ), Siverek (Urfa) ve merkezler arasındaki bölgelerdir. Türkiye genelindeki nüfusları 2 milyon tahmin edilmektedir. Anadolu dışında dünyada hiçbir Kürt bölgesinde bulunmayan Zazalar, 20. yüzyılın başlarına kadar Kürt tanımlamasını kabul etmemişlerdir. Bu döneme kadar topluluk kendisini Zaza olarak dahi değil, daha önce de gördüğümüz gibi genelde 'Dimili' kimliğiyle tanımlamıştır.


Konunun uluslararası otoriteleri kabul edilen Prof. V. Minorski, Prof. Goichie Kojima, O. Mann, David Mc Kenzie, Haddank'in arastırmaları Zazaların Kürt ve Zazacanın Kürtçenin bir lehçesi olmadığını ortaya koymuştur. Bütün tarihi gerçeklere ve bilimsel tespitlere rağmen Zazaların büyük çoğunluğu bugün, çeşitli nedenlerle, Kürt kimliğini benimsemişlerdir. Kimlik tanımındaki bu değişimin en güçlü etmeni 'etik' bakış olmuştur. Çevre toplum asırlarca tavizsiz bir şekilde Zazaları Kürt olarak görmüş ve kimlik baskısı yapmıştır. Devlet Zazaları Kürt olarak tanımlamıştır. 1960'lı yıllardan 70'li yıllara kadar devrimci sol, 'halklara özgürlük' söylemi içinde Zazalara Kürt kimliğini benimsetmeyi ilkesel bir hedef olarak benimsemiş ve Zaza kimliğinde direnen aydınları, M. Şerif Fırat örneğinde olduğu gibi katletmiştir.


Mehmet Şerif Fırat (d.1894, Kasıman (günümüzde Küprücük), Varto – ö. 1 Temmuz 1949, Kasıman, Varto) Zaza asıllı Türk öğretmen ve yazardır. Kendisi Hormekli aşireti mensuplarındandı. Tanin Gazetesi’nde yayımlanan "İrtica Yılanı Uyanıyor" başlıklı Varto Mektubu’nu yazdı. Vartolu Alevi Zaza olan Mehmet Şerif Fırat, Zazaların Arap istilası döneminde (634 yıllarından itibaren…) İran coğrafyasını terk ettiklerini ve zaman içinde Türkçe olan dillerini unuttuklarını belirtmiştir. 1948 yılında yayımlanan Doğu İlleri ve Varto Tarihi adlı kitabında Hormekli aşiretinin kökenini Harezmlilere bağladı ve Dersimli aşiretlerinin de Türk olduğunu ileri sürdü. Aynı zamanda Doğu İlleri ve Varto Tarihi adlı kitabında Kürtlerin kökeninin Türklere dayandığını belirtmiştir. 1 Temmuz 1949 tarihinde Kasıman'da amcası Halil Ağa (Kanmaz) tarafından öldürüldü.


PKK, Zazaları Kürt cephesine kazandırmak için yoğun etkinlik göstermistir. Böylesine uzun süreli ve yoğun dış baskı sonucu Zazalar dil ve kültür farklılığına rağmen Kürt kimliğini benimsemek durumunda kalmışlardır. Bu değişim ''etik'' bakışın ''emik'' bakışı etkilemesindeki önemi kanıtlayan somut bir örnektir.


Bir başka örnek, Abbasiler tarafından Hatay bölgesine yerleştirilmiş Horasan Türkmenleri oldukları tarihi belgelerle kanıtlanmış olan Nusayrilerin toplumsal çevre baskısı ve devlet yaklaşımı sonucu bugün kendilerini Arap kimliğiyle tanımlamalarıdır.


Çağdaş dünyada, çağdaş uygarlık anlayışının ve sosyoloji biliminin geçerli sayıldığı kimlik, grubun kendi kabulünü temel alan 'emik' bakışa dayalı kimlik tanımıdır. Kişinin kendi kimliğini kendisinin tanımlaması özgürlüğü temel bir insan hakları ilkesi olarak benimsenmiştir. Günümüz insanı, iletişim, ulaşım, eğitim imkânlarıyla evrensel, ulusal, yerel kültürlerin sentezini yaparak, kendi kimliğini tanımlamada dünden çok daha bilinçlidir. Bu bilinçle 'toplumsal aidiyet' 'kültürel aidiyet'e yönelmektedir. Bu web sitemizde (Güneş İnsan) yapmaya çalıştığım tüm araştırmalar da bu ''Kültür Aidiyet ve Bağlantıları'' nı ortaya koyma yönündedir. Kafatası ölçümlerine, deri renklerine, soy kütüklerine dayalı ırkçı, jakoben etnik kimlik dayatmaları uygar dünya toplumlarında geçerliliğini yitirmektedir.


Çagdaş sosyoloji bilimi bu gerçeği tespitle kişinin kabulüne bağlı kimlik tanımını temel ilke olarak benimsemiştir. Ne var ki ülkemizde pek çok sözüm ona aydın, bilim insanı, siyasetçi, hâlâ ırkçı, şoven nitelikli kimlik dayatmalarını sürdürmekte, konuyu bu yanlış temelde değerlendirmektedir. Bu konuda toplum kendilerinden çok daha ileride ve çağdaştır.


Araştırmalar ne diyor?


1993'te Türkiye'nin genelini temsil eden İstanbul'da Tarhan Erdem yönetiminde KONDA ve 1999'da Prof. Dr. Binnaz Toprak ve Doç. Dr. Ali Çarıkoğlu tarafından TESEV adına yapılan çok önemli bilimsel anket ve araştırmalar bu gerçeği çok açık olarak belirlemiştir. TESEV araştırmasında etnik kimlik seçeneğinin yanı sıra 'T.C. vatandaşı' seçeneği de verilmiş, ancak 'tek bir öncelik' şartı konulmuştur. Bu şarta bağlı kimlik tanımında 'Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım' diyenlerin oranı; 'Türk'üm' diyen yüzde 20.2, 'Müslüman Türküm' diyen yüzde 4.3, 'Kürdüm' diyen yüzde 1.4, 'Alevi'yim' diyen yüzde 1.2'lik oranlardan çok daha büyük olarak yüzde 33.9'a çıkmıştır.


Açıkça görülmektedir ki, halkımızın üçte biri gibi büyük bir bölümünün 'vatandaşlık bilinci' etnik aidiyetle belirlenmemektedir.


Ancak söz konusu verilerin, etnik grupların nüfus dağılımını açıklamadığı unutulmamalıdır. KONDA araştırması ise kimlik tanımlamasında 'kültürel etmenin belirleyiciliğini' kanıtlaması ve etnik grupların nüfus oranlarını tespit bakımından önemlidir. Araştırmada hem ana, hem de baba tarafından Laz, Arap, Çerkez, Arnavut vs. olanların oranları belirlenmiştir. Belirlenen gruplara, kendi kimlik kabullerini saptamak için, 'Siz kendinizi ne hissediyorsunuz?' sorusu sorulmuştur. 'Hem anam, hem babam Kürt' diyen yüzde 7.6'lik grubun yarısına yakını, yani % 3.9'u ''Türk'' cevabını vermiştir. Diğer grupların yaklaşık % 100'ü kendilerini Türk hissettiklerini söylemiştir. Doğrudan Türk olduklarını söyleyenlerin oranı % 86'dır. Diğerlerinin eklenmesiyle bu oran % 89.7 olmaktadır. Sadece 'Müslüman'ım' diyenler % 4'tür. Türklük dışında etnik kimlik benimseyenlerin toplamı ise % 5'tir.


Araştırma sonuçları, ülkemizde etnik kimlik tanımında ‘’kültür etmeni’’nin, ulusal aidiyet bilincinin soy, ırk, anadil ölçütlerinden çok daha büyük öncelik taşıdığının açık kanıtıdır.


1994'teki TÜSES araştırmasında, Kürt olduğunu ifade eden seçmen oranı % 9.8'dir. Ancak bu ifadenin 'köken' mi, 'kimlik önceliği' mi ifade ettiği belirlenmemiştir. Bir varsayıma göre, kimlik tanımı olarak kabul edilse bile ''Kürt'üm'' diyen nüfus % 9.8 oranıyla 6.3 milyonu aşmamaktadır. Yansız belirlemelerle, Kurmançça da konuşan Kürt kökenli nüfusun 10/12 milyon dolayında olduğu düşünüldüğünde, sadece 6.3 milyonun Kürt'üm demesi, etnik kimlik tanımında soy ve anadil etmeninin mutlak belirleyiciler olmadığı, kişinin kendi kabulünün önem taşıdığı görülmektedir.


Geçmişteki Oy oranlarının anlamı…


Etnik nüfus belirlemelerinde bir alt veri olarak, belirli bir grup kimliğini temsil ettiğine inanılan siyasi partilerin oy oranları da aydınlatıcıdır. Kürt kimliğini temsil ettiği düşünülen HADEP'in genel seçimlerdeki oyu 1995'te yüzde 4.2, 1999'da yüzde 4.7'dir. Türkiye'deki etnik grup nüfuslarının belirlenmesinde çok yanlış olarak genellikle tek ölçüt olarak anadil esas alınmıştır. Anadil 'kökeni' açıklamak yönünden geçerli olmakla beraber, grubun kendini ne olarak tanımladığını açıklama bakımından yetersiz veridir. Türkiye'deki Kürt nüfusu anadil, dolayısıyla kimlik değil köken esasına göre belirleyen 1927-1965 nüfus sayımlarındaki anadil tespitleri, Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etüdleri projeksiyonu, Der Weltmanach 95 yayınının değerlendirmeleri, Javed Ensari, M. Fany'nin arastırmalarına göre Kürt kökenli grubun nüfusu 6-8 milyon arasında değişmektedir. Anadil ölçütüne dayalı en yeni araştırma Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü tarafından 1998 yılında Prof. Dr. Aykut Toros yönetiminde yapılmış olanıdır. Geniş kapsamlı bu araştırmada o yıl için belirlenen nüfus 9.2 milyondur.


Sorun nicelik degil…


Ancak, baştan beri belirtildiği üzere, etnik grup nüfusunun belirlenmesinde sosyoloji biliminin ve uygar anlayışın benimsediği tek ölçüt, ‘’kişinin özgür iradesine bağlı kimlik tanımı’’dır. TESEV, KONDA, TÜSES araştırmaları ve diğer veriler bu ölçütün Türk toplumu için de geçerli olduğunu kanıtlamıştır. Bu ölçütle Türkiye'de ''Türklük'' dışında öncelikli başkaca kimlik benimseyenlerin yaklaşık nüfusunun, Kürt olarak 4 milyonu, Çerkez, Laz, Arap vs. olarak toplam 1-2 milyonu aşmadığı bilimsel verilerle desteklenen bir tespittir.


Sonuç olarak; etniklik konusunu tartışanların, bu konuda politikalar belirleme konumunda olanların her şeyden önce sosyoloji biliminin tespitlerini ve halkın gerçeğini kavramaları gerekir. Etnik kimliği sübjektif, ırkçı, şoven dayatmacı bir temelde algılayan zihniyetle sorunları doğru teşhis etmek, gerçekçi olmak ve kalıcı çözüm üretmek mümkün değildir. Etnik toplulukların kültürel haklarını evrensel insan hakları temelinde sağlamak için yapay dayanaklara ihtiyaç yoktur. Sorun bir nicelik meselesi değildir. Bu, uygar bir devlet ve ulus olmanın gereğidir. Ulusal ve ülküsel birliğin korunmasıyla birlikte (çünkü dünyada sömürgecilik halen devam etmektedir) kimlik ve kültürlerin farklılığına saygı ile yaklaşılan özgür, paylaşımcı bir düzen sağlamak Türkiye Cumhuriyeti’mizin ve demokrasimizin temel dayanak noktalarından biridir. Çünkü Tarih hiç bir kültür, dil ya da inanç sisteminin kendiliğinden oluşmadığını, binlerce yıldan bu yana sürekli bir etkileşim, karışım, sentez ve değişim süreçlerinin yaşandığını ve aslında birbirimize çok şeyler borçlu olduğumuzu göstermektedir. Dilerim bu gerçeklik İnsanlık Barışı’nın yolunu aydınlatsın…


Kaynaklar

Türkiye'nin Etnik Yapısı, A. Tayyar Önder, Bilim Sanat Yayınevi

Her Yönüyle Kürt Dosyası, Prof. Dr. Abdülhaluk Çay, Turan Kültür Vakfı.

Ali Tayyar Önder: Araştırmacı yazar

Yazan: Ali Tayyar Önder

Radikal, 25 Aralık 2000



8 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

23 NİSAN

Comments


Yazar Hakkında
WhatsApp Image 2022-11-17 at 2.45.19 PM.jpeg

Muzaffer Haluk Hızlıalp 30.11.1962 yılında İstanbul’da doğmuştur. İlk öğrenimini Erenköy ve Yıldız İlkokullarında, orta ve lise öğrenimini Fransız Saint-Benoit Erkek Lisesi’nde, Üniversite eğitimini İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde, lisans-üstü eğitimini ise İngiltere King’s College’ da tamamlamıştır.

#GunesInsan

Yeni bir çalışma yayınladığımda güncelleme almak için bloguma abone olun.

Teşekkur ederim!

bottom of page