BURSA NUTKU
Atatürk'ün Bursa ve Afyon nutuk ya da söylevleri olarak geçen kayıtlar günümüzdeki olaylara da bakış açımızı sağlamlaştıracak açılımlar içermesi bakımından son derece önemlidir. Yakın tarihimize düşülmüş olan çarpıcı gözlem ve kayıtlar olmaları bakımından da günümüze ışık turmaktadır. Afyon söylevi ise bir başka yazımızın konusu olarak ayrıca ele alınacaktır.
Şimdi öncelikle 1933 Bursa Nutku'nu, kaynak, içerik ve o dönemin hangi olayları üzerine söylendiğini kısaca inceleyelim, ve önemini vurgulayalım...
“Atatürk’ün Bursa Nutku” adıyla bilenen metin ve söylev 1933 Bursa olaylarının ardından Çekirge'deki bir köşkte verilen akşam yemeğinde yaptığı konuşmanın sonradan tanık anlatımlarından kayda geçirilmiş şeklidir. Metnin erken yazılı kaynaklarından biri Bursalı gazeteci Rıza Ruşen Yücer’in 1947’de yayımladığı Atatürk’e Ait Birkaç Fıkra ve Hatıra adlı eserdir.

Daha da önemlisi, metnin 1957'de, yani Atatürk'ün ölümünden 19 yıl sonra, gazetelerde yayımlanmış örnekleri de bulunuyor. 10 Kasım 1957 tarihli Milliyet aktarımında “Türk genci, inkılâbların ve rejimin sahibi ve bekçisidir...” diye başlayan metin ve polis, mahkeme, hapis bölümleri açıkça bulunuyor. (10 Kasım 1957 (2) – ATATÜRK'ün BURSA NUTKU)
Atatürk'ün yaveri Cevdet Tolgay, 1966'da konuşmayı bizzat dinlediğini belirterek yayımlanan konuşmanın Atatürk'e ait olduğunu söylemiştir. Atatürk'ün Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak da 1966 tarihli açıklamasında konuşmanın gerçekleştiğini kabul ederek hangi şartlarda söylendiğini anlatmıştır.
Şimdi 6 Şubat 1933 Bursa olayının tam olarak ne olduğunu, Atatürk'ün neden bu kadar uyarıcı tonda bir konuşma yaptığını ve Bursa Nutku'nun hangi ortamda söylendiğini inceleyelim...
Bursa Hadisesi nasıl başladı?
Olay 1 Şubat 1933'te Bursa Ulu Camii çevresinde, Türkçe ezan ve kamet uygulamasına tepki olarak başladı. Dönemin resmî tebliğine göre yaklaşık 30 kişilik bir grup, ezan ve kametin (ezan çağrısı) Arapça okunmasını talep ederek Evkaf Müdürlüğüne gitti; daha sonra hükümet dairesine yönelmek isteyen topluluk polis tarafından dağıtıldı ve bazı kişiler gözaltına alındı. 6 Şubat 1933 tarihli Milliyet ve Vakit gazeteleri olayın ayrıntılarını yayımladı.
Dönemin haberlerinde, Ulu Cami müezzininin görevine gelmemesi üzerine Topal Halil adlı kişinin minareye çıkarak Arapça ezan okuduğu, polis memurunun kimliğini tespit etmeye çalışmasının cemaat içinde tepkiye yol açtığı aktarılıyor. Ardından kametin de Arapça okunması ve cemaatten bazı kişilerin Evkaf Müdürlüğüne gitmesiyle olay büyüdü. (vakit_1933_subat_6_.pdf)
Atatürk olay üzerine Bursa'ya geldi. İncelemelerden sonra Anadolu Ajansı aracılığıyla yayımlanan açıklamasında olayın kendisini çok büyük görmediğini, fakat ''dinin siyasî tahrike araç edilmesine müsamaha gösterilmeyeceğini'' belirtti ve şu önemli ayrımı yaptı:
“Meselenin mahiyeti esasen din değil, dildir.”
Devamında Türk milletinin “millî dili ve millî benliği”nin esas kalacağını söyledi. Bu açıklamanın dönemin Cumhuriyet gazetesindeki kaydı akademik çalışmalarda da doğrulanmaktadır. (Arapça Ezan Yasağı Ve Kaldırılması | Mayıs 2017, Cilt XXXIII - Sayı 95 | Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi)
Rıza Ruşen Yücer’in 1947’de yayımladığı eserinden (Mustafa Kemal Atatürk, “Bursa Nutku” (Bursa, Şubat 1933), Atatürk'e Ait Birkaç Fıkra ve Hatıra, İstanbul: Şaka Basımevi, 1947, ss. 5–6.) ve Fevziye Mektepleri Vakfı kaynaklarından (Bursa Nutku | Feyziye Mektepleri Vakfı) yola çıkarak Atatürk'ün Bursa'da 1933 yılında yaptığı konuşma ve söylevin metnini aktaralım :
“Türk gençliği inkılâpların ve rejimin sahibi ve bekçisidir.
Onların lüzumuna ve doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Rejim ve inkılâpları benimsemiştir.
Bunları zayıf düşürecek en küçük, en büyük bir kıpırtı veya bir hareket duydu mu, ‘Bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adliyesi vardır’ demiyecek; hemen müdahale edecektir.
El ile, taş ile, sopa veya silâhla, neyi varsa onunla kendi eserini koruyacaktır.
Polis gelecektir; asıl suçluları bırakıp suçlu diye onu yakalıyacaktır.
Genç, ‘Polis henüz inkılâp ve Cumhuriyetin polisi değildir’ diye düşünecek fakat asla yalvarmayacaktır.
Mahkeme onu mahkûm edecektir. Yine düşünecek: ‘Demek adliyeyi de ıslâh etmek ve rejime göre düzenlemek lâzımdır.’
Onu hapse atacaklar. Kanun yolundan itirazlarını yapmakla beraber bana, İsmet Paşa'ya, Meclis'e telgraflar yağdırıp haksız ve suçsuz olduğu için tahliyesine çalışılmasını, kayrılmasını istemiyecek.
Diyecek ki: ‘Ben iman ve kanaatimin icabını yaptım. Müdahale ve hareketimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı meydana getiren sebep ve âmilleri düzeltmek de benim vazifemdir.’
İşte benim anladığım Türk genci ve Türk gençliği.”
Önemli Not : Bu formülasyon, Bursa Nutku’nun tarihsel mesajını bugüne taşırken “el, taş, sopa veya silâh” kısmını günümüzde fiziksel şiddete çağrı şeklinde yorumlamıyor; Cumhuriyetin korunmasını anayasal-demokratik yurttaşlık sorumluluğu çerçevesine yerleştiriyor. Bu yaklaşım mevcut Anayasa’nın hukuk devleti, demokrasi ve millî egemenlik ilkeleriyle de uyumludur.
Bursa Nutku’nun günümüze bizlere ve en önemlisi Türk Gençlerine bıraktığı temel ders ise ; Türk gençliğinin Cumhuriyetin yalnızca mirasçısı değil, aynı zamanda demokrasi, hukuk devleti, millî egemenlik, temel hak ve özgürlüklerin bilinçli savunucusu olması gerektiğidir.
Hangi siyasi iktidar döneminde olursa olsun, bu değerlerin zedelendiği düşünüldüğünde gençliğe düşen görev; Cumhuriyete kayıtsız kalmamak, aklın ve bilimin rehberliğinde sorgulamak, demokratik ve hukukî yollarla haklarını savunmak ve egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu ilkesine sahip çıkmaktır.
''Ne Mutlu Türk'üm Diyene''






Yorumlar