top of page

OZ TAMGASI, KAZAN ve EVRENİMİZ

Güncelleme tarihi: 16 Oca 2023

Büyük Patlama ile doğan ve yıldızların kalbinde dövülen 90 kimyasal element herşeyi yarattı.

Evrenin tarihi boyunca sonsuz ve sürekli olarak geri dönüştürülüp yeniden şekillendirildiler.



ALMA observations of molecular-hydrogen-rich gas clouds, with the area around Sagittarius A* circled – Samanyolu merkezinde bulunan Sagittarius A (kara delik) etrafındaki Hidrojen yoğun gaz bulutları…


Dünyadaki biz dahil tüm canlılar Evrenin dört bir yanından gelen kimyasal elementlerin bir başka değişle Yıldız Tozları’nın ürünleriyiz; kökleri Evrenin doğumuna kadar uzanan atomlardan oluşan elementler !…



Başlangıçta sadece sıcak ve yoğun bir sis gibiydi. Genişlemeye devam ettikçe, sis soğumaya başladı.


Ve hayal gücünün alabileceği en küçük ölçekte şaşırtıcı bir şey olmaya başladı. Sisin içinde ilk atomlar oluştu.


Hidrojen atomları…Evrendeki ilk element. Tüm canlılarda en fazla bulunan element.


Evrenin doğumunda oluşan Hidrojen atomları, yıldızdan gezegene, gezegenden hayvana ve avdan da avcıya geçer…




Büyük Patlama’dan sonraki 300 milyon yıl boyunca hiç bir yıldız ve gezegen yoktu. Karanlığın içinde, Evreni çaprazlamasına kaplayan dev hidrojen gazı dalları saklıydı. Sonra inanılmaz bir şekilde Burkan (kütle çekimi) ile birleşmeye başladılar. Ve ilk yıldızlar Kozmik Şafak’ ta doğmaya başladı.


Ve bu ilk yıldızların derinliklerinde olağanüstü bir süreç başlıyordu.


Sıcaklıklar ve basınç o denli yüksekti ki yeni elementler oluştu.


Hidrojen atomları Helium’u oluşturmak için biraraya geldi. Atomlar birleştikçe enerji açığa çıktı. Oluşan zincir reaksiyon yaşam için de gerekli olan daha ağır elementleri üretti.


3 Helium atomu birleşti ve Karbon’u oluşturdu. Yani tüm yaşamın dayanağı olan element!


Karbon ve Helium Oksijen’i yaptı.


Yani soluduğumuz Hava !


Oksijen atomları birleşti ve Fosfor’u oluşturdu. Sonra Silikon ve Kalsiyum geldi. Dünyamızda bitkilere ve onlardan diğer canlılara geçen Kalsiyum ve Fosfor


İşte bütün bunlar ilk Yıldızların kalbinde doğdu !


Bir çok canlı varlık ta işte bu Yıldız kaynaklı atomları barındıran besin kaynakları ile beslenerek yapılanır ve gelişir.

Evrenimiz de Dünyadaki canlılar gibi belli bir süreç içinde olgunlaşır.




Büyük Patlama’dan yaklaşık 3 milyar yıl sonra Evren de belli bir olgunluğa erişti. Çok aktif bir yıldız oluşumu evresine geçiş yapıyordu. Büyüyen yıldızlar bir araya gelerek dev galaksiler oluşturdu. Samanyolu Galaksimiz gibi…


Bu galaksilerde her bir yıldızın ürettiği kimyasal elementler gezegenlere ve uydularına dönüştü, yani ozlaştı.

Milyarlarca yılın ardından bir dizi kozmik olay ve bu kimyasal elementler olgunlaşarak bugün bildiğimiz Dünya’mızı yani Acun’u yarattı.


Bugün Dünyamızda Kozmos tarafından şekillendirilmiş sayılamayacak kadar çok canlı hatta “cansız” tür bulunmaktadır.


Örneğin bir çok canlı tür yumurtlayarak çoğalır; bu yumurtalar “yıldız tozundan oluşur’’ demek hiç te yanlış olmaz. Canlılara barınak ve besin olan bu ekosistemler hep yıldız tozundan oluşmuştur. Ancak gezegenimiz uç bir örnektir. Güneş Sisteminin diğer gezegenlerinde de aynı elementler ‘’algıladığımız anlamda’’ yaşama hiç elverişli olmayan küreler yaratmıştır.


Merkür karbon açısından çok zengindir; ancak karbon yaşam yaratmak yerine 430 derece yüzey sıcaklığında pişerek yer kabuğuna dönüşmüştür.


Neptün’ün dondurucu ortamı karbon ve hidrojenin metan bulutları oluşturmasına yol açar. Bu boğucu gaz gezegene parlak mavi bir renk verir.


Mars bile Dünya ile aynı içeriğe sahip olmasına rağmen atmosferi oksijen bakımından zengin olmadığı için karmaşık yaşama elverişli değildir.




Dünyamızdaki pek çok canlı tür, üremek, yumurtlamak, yaşamı için gerekli besinleri bulabilmek için son derece uzak mesafeleri katetmek ve hatta geri dönmek zorundadır. Sistem buna göre kurulmuştur. Bu da, yol bulma yani navigasyon becerisi gerektirir. Gezegenimizin derinliklerindeki çekirdek manyetik bir alan yaratır. Bu, yüzeyde bulunan her yer için özel bir “manyetik imza” oluşturur.


Doğduğu yer, bu imza ile yeni doğan her canlı türün beynine işlenir. Geri dönüş yolu ise başka bir yıldız tozuna yani kimyasal elemente güvenerek bulunacaktır. Onu gezegenin çekirdeğine bağlayan bir element…Ve sadece yıldızların ölümüyle oluşan bir element !…


Galaksinin “yakın” bir bölgesinde, 2,5 milyon yıl önce dev bir yıldızın çekirdeğinde ciddi bir değişim meydana geldi. Yıldız, yaşamı boyunca nükleer füzyonla (ergime ile) beslenmişti. Açığa çıkan enerji giderek daha ağır elementler yarattı. Sonunda çekirdek o kadar ısındı ki yeni bir element ortaya çıktı.


Demir.


Bu da temel bir değişime neden oldu. Çünkü demir yaratmak enerji oluşturmaz, aksine enerji tüketir. Giderek çok daha fazla üretilen metal, çekirdeğin her yerini hastalık gibi sardı. Yıldızın ısısını tüketti, azalttı. Başka bir ısı kaynağından da destek alamadı. Sonu gelmişti…Oluşan patlama milyarlarca güneşin parlaklığına denkti. Süpernova adını verdiğimiz bu patlama, bolca demir içeren tozu galaksinin her köşesine yaydı. Tabi Dünyamıza da…


Şu anda bile her gün yaklaşık 100 ton yıldız tozu Dünya atmosferine giriyor. Bazıları Güneş Sisteminin oluşumundan kalma…Bazıları da uzak Süpernovalardan…


Gezegenimiz ve yıldızlar arasında direk bir bağlantı.


Birçok canlı türün yolu bulmasını sağlayan da bu tozun içindeki Demir…Çünkü beyinlerinin derinliklerinde manyetit kristalleri barındırdığı düşünülen özel hücreler var. Dünyanın manyetik alanına ayarlı demir zengini bir mineral. Bir pusula…Doğru yönü onlara gösteriyor.


Süpernova’da dövülmüş bir element olan Demir yol göstericidir; hayatta kalmaya, göç etmeye, üremeye yardım eden Demir…Bu bana Eski Türklerin demiri kutsal saymalarını, mitolojilerindeki yeraltı Tanrısı Erlik Han’ın demir döven, demirci kamlardan (şamanlardan) çekindiğini ve demir dağı delerek varlık mücadelesi veren ve yurtlarına doğru yollara düşüp göç eden eski ataların Ergenekon Destanı’nı da hatırlattı. Ne büyük benzerlik !…”Gökte ne varsa Yerde de o vardır” sözü boşuna söylenmemiş olsa gerek…


Türk kültüründeki önemli erkek isimlerinden olan Demir, Temür, Timur gibi birçok lehçemizde farklı telaffuz edilen bu isme başka kültürlede rastlanır mı acaba ?…


Su – H2O


Peki ya Su’yun yani H2O’nun öyküsüne ne demeli ?...Dünyamızdaki yaşamın en önemli kaynaklarından biri ve Evrenimizde çok az bulunuyor. Güneş sistemimizdeki uzak gezegenlerde yüzey suyu sadece buzdur. Örneğin Satürn’ün uyduları uzaya buz püskürtürler. Korumasız Mars’ta ise Güneş rüzgarları bütün suyu alıp uzaya saçmıştır. Bildiğimiz kadarıyla sadece bizim mavi dünyamız suyu akışkan bir sıvı olarak tutabilmiştir. Tüm canlıların ve insanın yaşam mücadelesi ise Su’ya yakın olmaktır.


Yaklaşık 4,5 milyar yıl önce, Dünya erimiş kaya ve lavlardan oluşan bir ateş küresiydi. Kurak ve çorak bir gezegen olma yolunda ilerliyordu. Güneş sisteminin en uzak ve soğuk yerlerinde toz zerrecikleri üzerinde Su kristalleri oluşmaktaydı. Zamanla bu toz zerrecikleri kümelenmeye başlayarak ‘’Asteroid’’ lere dönüştü. Milyarlarca asteroid, Asteroid Kuşağı’nı oluşturdu. Milyarlarca büyük buzlu kaya !...Ancak Dünyamızdan çok uzaktaydılar.


Neyse ki bir dev harekete geçmekteydi. Jüpiter !...Genç ve dev Jüpiter !...İnanılmaz boyutlarda bir süper gezegen ; çalkantılı Güneş Sistemindeki güçler, Burkan’lar onu yavaşça Güneşe doğru çekiyordu…Bu da Jüpiteri Asteroid Kuşağıyla çarpışma rotasına soktu. Asteroidlerin içinden büyük bir güçle geçerken dev Burkan (kütle çekim gücü) ile kayaları her yöne fırlattı. Su içeriği zengin olan buzlu kayalar Dünyamıza doğru yönelmişti. Bu da yaşam olasılığı demekti. Milyonlarca yıl boyunca asteroidler oluşum sürecindeki Dünyanın içine işledi. Jupiterin yol açtığı karmaşa içinde asteroidler yoluyla Acunun derinliklerine girseler de Su moleküllerinin yolculuğu kolay olmadı. Milyonlarca yıl boyunca Acunun erimiş çekirdeğinde mahsur kaldılar. Ve kendilerini özgür bırakacak başka bir mucizeyi beklemeye başladılar.


Günümüzde, Dünyadaki suyun büyük bir kısmı hala yer altındadır. Su, yerin altında hapsolmamış olsaydı, içecek su olmazdı, canlı yaşam da olmazdı.


Asteroidler tarafından taşınan ve Dünya tarafından tüketilen su gezegenin derinliklerindeki kayalara ‘’kristal’’ formuna dönüşerek hapsoldu. Büyük bir magma denizinin altında milyonlarca yıl gömülü kaldı; ta ki Acun yavaş yavaş soğuyana ve yüzeyi sertleşip kalın bir kabuk olana dek…


Ve sonunda içeride kaynayan maddeler dışarı çıktı. Dev yanardağlar kilometrelerce yükseğe gaz ve buhar püskürttü. Su molekülleri nihayet özgür kaldı ve ilk bulutları oluşturdu. Milyonlarca yıl boyunca büyüyüp geliştiler, su yüklü hale geldiler. Sıcaklıklar yeterince düştüğünde ilk yağmur damlası da yeryüzü ile buluştu.

Ardından gelen ise ‘’Tufan’’dı…Binlerce yıl süren Tufan.

Su birikintileri ırmaklara, göller denizlere dönüştü. Ve Dünyanın yüzeyini büyük okyanuslar kapladı. Ve böylece su büyülü bir şeye yol açtı; İlk Yaşam…Tüm canlıların kaynağı bu ilk hücrelerdi. Su, Dünya üzerindeki tüm canlıların her hücresinin temel bileşenidir. Yaşam su sayesinde evrimleşmiştir.




Ve Ağaç, Hayat Ağacı…


Her türden canlıya sığınak olan, kökleri çok derinlere ulaşan Ağaç. Yeraltındaki Suyu dallarına ve yapraklarına çeken ve Gökteki bulutlara dönüşen suyun sonsuz döngüsündeki yaşamsal bağlantı. Ağaç yeraltı, yer ve göğü birbirine bağlar. Havaya oksijen ve buhar salar. Bulutları besler ve suyun gezegendeki yolculuğunu güçlendirir. Yani bitkiler ve ağaçlar gezegenimizi yaşanır hale getirmişlerdir.






Selçuklu ve Osmanlı mezar taşlarında gördüğünüz Gök Terek (Ağaç), yani Gök Direği-Ağaç sembolizmi tamamiyle eski Türk Şamanizm inancıyla alakalıdır. Ağaçların yeraltını, yeri ve göğü birbirine bağladığına inanılır…Biraz önce gördüğümüz gibi bu inancın bilimsel bir temeli de vardır…


Dünyadaki hiç bir mezar taşında bu kadar çok ağaç simgesi olan başka bir kültür yoktur. Kamlar (Şamanlar) göksel ve tanrısal yolculuklarında, ritüel olarak Dünya Ağacı’na tırmanır. Aynı şekilde ruhların kozmik yol olarak kullandıkları ağaçlar, ölenin ruhunu Tanrı katına ulaştırır. Bu yüzden bizim mezar taşlarımız Selvi-Servi ve Kavak ağaçlarıyla bezelidir ve mezarların başına diktiğimiz ağaçlar ruhların kozmik yol olarak kullandıkları ağaçlardır. Eski inanç ve gelenekler unutulmaz, sadece kılık değiştirerek yeni dinin içinde yaşamaya devam eder…


İşte, İnsan dahil tüm canlı ve cansız formların oluşum-olkunma döngüsü en görkemli döngüyle büyük bir benzerlik gösteriyor.


Yıldızların yaşam ve ölüm dögüsüyle…Yani kadim Ata’ların “Oz Tamgası” ile…


Galaksimizin çok uzaklarında, sayısız Süpernovaya ait kütlelerin bir araya gelip oluşturduğu dev bir bulutsu var.



Orion Nebulası…


Onlarca ışık yılı genişliğinde bir yıldız tozu bulutu. Ve içinde yeni nesil yıldızların oluşmaya başladığı bazı bölgeler var; İyonlaşmış ön gezegen diskleri. Devasa kozmik yumurtalar. Her biri Güneş Sistemimizden daha büyük.


İyonlaşmış gazdan oluşan kabuklarının içinde, Burkan (kütle çekim gücü) yıldız tozlarını bir araya toplamaktadır. Dünyadaki canlı türlerinin yumurtalarında bulunan yıldız tozu da aynı biçimde şekillenmeye başlamıştır. Topladıkları elementler dönüşmeye başlayıp küçük bir canlı meydana gelmektedir. Ön gezegen diski içinde de Hidrojen ve Helium gibi gazlar bir yıldız embriyosunu beslemektedirler.


Bir zamanlar embriyo olan şey şimdi minik bir canlı türüdür artık.


Ön gezegen diskinin içinde yeni yıdızın gelişimi de benzer şekilde tamamlanmak üzeredir. Önceki neslin küllerinden doğan ışığı, yörüngesinde büyüyen gezegen ailesini aydınlatıyor.


Yeni Dünyalar…


Belki de yaşam için yeni olasılıklar.


Aynı yıldız tozu hem Dünyada hem de Evrende sonsuz yeni yaşam döngülerini başlatıyor…


Yani kadim Ata’larımızın kayalara resmettiği “Oz Tamgası” nı…


Samanyolu Galaksisi merkezindeki Sagittarius A kara deliğinden gelen ışıma…Döngü




Kırgızistan – Saymalıtaş – Oz Tamgası – Kadim Türk Kültürü’nde ‘’Döngü-Dönüşüm’’ anlamına gelir.



Altay Türklerine ait bir Şaman Davulu. Davulun üzerindeki ikonografiler çok güzel ve çok anlamlı. Kam (Şaman) Evreni 3 bölgeye ayırmış. Gökyüzü, Yeryüzü ve Yeraltı. Gökyüzünde dönen bir Evren Çarkı yani Çarkıfelek, Tanrı-Tengri Tamgası, Güneş, Ay ve Galaksiler, Gök cisimleri. Bir de Göz resmi çizilmiş. Göz, Tanrının gören ve gözeten gözünü-Gönül Gözü’nü anlatıyor adeta...


Bu yazımızı da yine kadim Türk Kültürü’müzdeki konumuzla çok ilgili ve çok önemli bir başka sembolizma ile tamamlayalım.


Evren bir Kazan, biz de kepçe, döneriz dönebildiğimizce…




Günümüz Rusya Federasyonu’nda özerk cumhuriyet olan Tataristan’da Tatar Türkleri yaşar; Başkentlerinin ismi Kazan’dır, yani Türkçemizdeki bildiğimiz kazan…Ancak anlamı derindir… Gerek şehrin merkezindeki evlendirme dairesinde gerekse farklı bölgelerde bulunan Kazan yapı ve heykellerinin yanında Ejderhalar bulunur. Türk mitolojisi ve kozmolojisinde Ejderha "Zaman Tengrisidir" ve zamanı simgeler. Ejderha zaman çarkını çevirir. Evreni iki ejderhanın çevirdiği ve zamanı bu iki ejderhanın yarattığı düşünülür. Ejderha "EVREN" dir aynı zamanda. Türk mitolojisinde kazan, kase ve kadeh gibi semboller sonsuz hayat düşüncesi ile bağlantılı olup, gökyüzünü ve sonsuzluğu ifade ederler…Tüm yaşam ve onun temel bileşenleri Kazan’da (Evren’de) oluşur, dönüşür, demlenir, pişer; aynı insanları, halkı, soy ve boyları, ulusları besleyen, enerji veren, üreyip, çoğalmalarını sağlayan yemeklerin piştiği kazanlar gibi…


Canlı cansız yaşam döngüleri Kazan’da oluşur. Kazan ve Ocak Türk kültüründe, aile birliği ve soy kavramları ile de ilgilidir.



HACI BEKTAŞ TÜRBESİ – Hacı Bektaş, Nevşehir, Türkiye.

Ocak, Kazan ve Ateş, Türk Kozmolojisinde, tıpkı Ağaç gibi sülale simgesidir ve daima Otağın "Merkezinde" yer alır. Gökyüzündeki izdüşümü Kutup Yıldızı’dır. Göğün ve Yerin çivisi-direği sayılan, ve Evreni bir arada tutan Kutup Yıldızı gibi, Ocak ta, "Ulus Birliğini" sağlar ve onları bir arada tutar. Ve Türk Kültürü’nün kutsal hayvanlarının başında gelen ‘’Geyik’’



…VE TAY KAZAN – Ahmet Yesevi Türbesi, Türkistan Şehri, Kazakistan.


Hoca Ahmet Yesevi Türbesi – Oz Tamgaları, Türkistan, Kazakistan.

Türk tarihinde kazanların önemli bir yere sahip olduğunu burada da görmek mümkündür. İnsanlara hayır yapma, Tanrı’ya veya önemli bir kimliğe sunulan nesneleri toplama veya yiyecek-su toplama amacıyla farklı boyutlarda kazanlar çeşitli kazılarda ortaya çıkarılmıştır. Bunların en önemlilerinden birisi de Ahmet Yesevi Türbesinde bulunan ve 1399 yılında Emir Timur tarafından yaptırılan Tay Kazan'dır. Tay Kazan Tebrizli Abdülaziz tarafından dökülmüştür.


Döküm sırasında kullanılan tekniğe bakıldığında, Abdulaziz'in Orta Çağın ötesine geçen bütün teknik ve estetik bilgilere vakıf olduğu farklı kaynaklarda dile getirilmektedir.


Kazan kısmı ve ayaklarla birlikte iki ana parçadan oluşan Tay Kazan 2 ton ağırlığında, 1.63 metre boyunda ve 3.000 litre su kapasitesine sahiptir.


Etrafında taşınması için, Uygur Türklerinin Budist inancını da yansıtan, lotus çiçeği motifinde 10 kulp bulunmaktadır.


Tay Kazan, 1935'te Sovyetler Birliği döneminde St. Petersburg Ermitaj müzesine götürülse de 1989'da tekrar Kazakistan topraklarına getirilerek ait olduğu yere, yani Ahmet Yesevi Türbesine konmuştur.


Günümüzde Tay Kazan'ın ulusal birlik ve beraberliğin sembolü olduğuna inanılmakta, ziyaretçiler tarafından etrafında dönülerek dua (algış) edilmektedir.


Görüldüğü gibi, Kadim Türk Kültür ve inanç sistemleri günümüz biliminin yeni yeni açıklamaya başladığı olgularla iç içe geçmiş bir anlam ve sembolizma bütünlüğü içindedir. Kaynağını Doğa, Gökyüzü ve Evren’den almaktadır. Bu bir tesadüf müdür ?!...



Kaynaklar :

https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/810719 - Motiflere Dönüşmüş Türk Tamgaları


16 görüntüleme1 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

23 NİSAN

1 Comment


Yazılarınız için teşekkür ederiz

Like
Yazar Hakkında
WhatsApp Image 2022-11-17 at 2.45.19 PM.jpeg

Muzaffer Haluk Hızlıalp 30.11.1962 yılında İstanbul’da doğmuştur. İlk öğrenimini Erenköy ve Yıldız İlkokullarında, orta ve lise öğrenimini Fransız Saint-Benoit Erkek Lisesi’nde, Üniversite eğitimini İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde, lisans-üstü eğitimini ise İngiltere King’s College’ da tamamlamıştır.

#GunesInsan

Yeni bir çalışma yayınladığımda güncelleme almak için bloguma abone olun.

Teşekkur ederim!

bottom of page