top of page

VILLA GIULIA'DAN ESİNTİLER

  • 31 May
  • 4 dakikada okunur

Villa Giulia Rönensans Sarayı ve Etrüsk Müzesi'ni gezerken müzenin aurasının bize verdiği ilhamla içimizde filizlenen bazı duygu ve düşüncelerimizi bloğumuz aracılığıyla sizlere aktarmak isteği canlanıyor...


Turan
Turan

İşte bu olağandışı müzenin sevgi ve ilham tanrıçası olan Turan'ın bize fısıldadıkları...


Müzeyi gezerken ''Demirci Yaratıcı Tanrı'' nın temsili resmi önünden geçiyoruz.


Türk ve Altay-Sibirya mitlerinde demircilerin koruyucu ruhu veya tanrısal varlığı Demir Han-Temir Han-Erlik Han; Anadolu destanları İlyada ve Odiseia'da adı geçen Hephaistos, Roma'da Vulcanus ile ilgili aşağıdaki şiirsel ifade yaratıcılık, zanaat, teknoloji ve insanın kendi kusurlarını aşma gücü üzerine kurulmuş felsefi bir alegoriyi çağrıştırıyor...


YARATICI


Demir Han - Hephaistos - Vulcanus...



''Her düşüş bir çarpışmayla son bulmaz; bazen en dipte okyanus vardır.

Her iç yangın bir felaketle sonuçlanmaz; onu söndürmedim, onu dizginledim.

Alevin altında daha değerli bir malzeme vardır: altın.

Ve eğer yarattığım şey piyasanın talep ettiğinden farklıysa, ayrıcalık dediğim şey budur: taklit edilemez olması.''


Yapay zekâ ve otomasyonun kökenleri iki bin yıldan daha eskiye uzanır.

O dönemde bile, "göğsünde akıl taşıyan genç kızlara benzeyen hizmetçiler" olarak tanımlanan eserler çalışıyordu; tekerlekli masalar kendi kendine hareket ediyor ve tanrıların şölenlerinde hizmet veriyordu.

Bunların mucidi, ateşin ve tanrısal demirciliğin temsilcileri idi.


Mitolojik anlatılara göre bütün yaratıcılar ilk olarak yaratılmış varlıklardır. İyonya mitlerindeki Hephaistos da istisna değildir. İki tanrının istenmeyen oğlu olarak doğmuş, beklentileri karşılamadığı için Olimpos'tan aşağı atılmıştır.


Gökyüzünden düşen çocuk, deniz perisi Tetis tarafından kurtarılır ve bir deniz mağarasında büyütülür. Bu hor görülme ve düşüş, onun bir bacağını ömür boyu sakat bırakır.


Bir gün sahilde yürürken eski bir ateşin kalıntılarına rastlar. Alevin metalleri şekillendirdiğini görür ve bunu kendi sanatı haline getirir.


Sıradan dünyada sakat bir kişi olarak görülen Hephaistos, olağanüstü şeyler üretmede herkesten üstün olduğunu kanıtlar.


Yaptığı eserler sayesinde yeniden Tanrılar meclisine kabul edilir; tanrılar için yıldırımlar, asalar ve savaş arabaları yapar. İstekler arasında, onu kurtaran Tetis için yaptığı mücevherler de vardır.


Hephaistos'un nasıl yarattığı hâlâ bir sırdır. Fakat onun altın ve demir işçiliğinin tek bir sırrı bilinir:


"Fazlalığı altından ayırmak."


Eseri değerli kılan budur.


Eğer kendi hayatımızın demircileri olmak istiyorsak, bazen eksiltmek gerekir. Neleri eksilteceğiniz ise tamamen size kalmıştır.



İskitlerde, İskit Kuzey Karadeniz bozkır kültüründe muhteşem bir altın-bronz ve demir sanatı vardır. İskitlerde altının bu denli kullanılır olması onun maddi değerinden değil, saflığı, doğallığı ve az bulunurluğu temsil etmesindendir.


Şiirdeki mitolojik tema; ''kusur, yaratımın kaynağı olabilir'' diyebiliriz; Kahraman kusurunu yok ederek değil, onu dönüştürerek yücelir.


Şiirsel anlatının odağındaki düşünce: "Ateşi söndürmedim; onu yönettim." olarak karşımıza çıkmakta...


Bu ifade özellikle:


  • Friedrich Nietzsche'nin "güç istenci",

  • Carl Gustav Jung'ın "gölgeyi dönüştürme",

  • Stoacıların tutkuları yok etmek yerine aklın rehberliğinde yönetme anlayışıyla örtüşür.


Benzer düşünceler Türk düşünce ve tasavvuf geleneğinde de görülür:


Ahmet Yesevi insanın içindeki nefsî arzuların tamamen yok edilmesinden değil, terbiye edilmesinden söz eder. Ona göre insanın içindeki ateş, doğru yönlendirildiğinde hikmete dönüşebilir.


"Nefsini öldürmek değil, nefsine hükmetmek erdemdir."


Yunus Emre öfke, hırs ve benlik duygusunu insanın düşmanı olarak değil, olgunlaşma yolunda dönüştürülmesi gereken ham bir cevher olarak görür.


"Taş gönülde ne biter, dilinde ağu tüter." İnsanın içindeki sertliği yumuşatması gerektiğini vurgular.


Hace Bektaş Veli'nin öğretisinde "eline, diline, beline sahip ol" ilkesi, tutkuların bastırılması değil, bilinçli şekilde yönetilmesi anlamına gelir.


Ahi Evran ve Demirci Geleneği; Ahi Evran çevresinde şekillenen Ahilik geleneğinde usta, ham metali işlediği gibi kendi nefsini de işler. Demirin ateşte arıtılması ile insanın karakterinin olgunlaştırılması arasında doğrudan bir benzetme kurulur.


Eski Türk Kam/Şaman ve Demirci Geleneği; Türk mitolojisinde demirci yalnızca zanaatkâr değildir; ateşi ve madeni dönüştüren kişidir. Altay ve Sibirya Türklerinde demirci ile kam/şaman arasında kutsal bir bağ bulunduğuna inanılır. "Demirci ile kam aynı yuvadan çıkar" ifadesi yaygındır.


Burada temel fikir şudur: Demir ateşte yok olmaz; biçim kazanır. İnsan da acılar, düşüşler ve sınanmalar içinde benliğini ve umudunu kaybetmeden olgunlaşabilir.


Bu nedenle Hephaistos'un: "Ateşi söndürmedim; onu yönettim." sözü, Türk düşüncesinde şu şekilde karşılık bulabilir: "Demiri eriten ateş, ustanın elinde esere dönüşür; insanı yakan ateş de irfan sahibinin elinde hikmete dönüşür." Bu anlayış, Hephaistos'un demirci ocağı ile Antik Anadolu Ocak Kültü ve Türklerin Ergenekon'da dağı eriten demircisi, Ahiliğin ustası ve tasavvufun nefs terbiyesi arasında şaşırtıcı derecede güçlü bir ortak simgesel zemin oluşturur.


İşte ''Demirci Yaratıcı'' resminin çağrıştırdığı bazı naçizane düşüncelerimiz...



Bir başka resmin önündeyiz ''YIKICI''...düşüncelere dalıyoruz...


"Beni bu hâlimle daha çok seviyor musun?"


Etrüsk bronz maskelerini andıran bu bronz maske, demirci Hephaistos'un bir portresi gibi. Ancak bu kez güçlü fakat sakat demirci yalnızca inşa eden değil, aynı zamanda yıkan bir figür olarak karşımıza çıkıyor; belki de sonunda yarattığından daha fazlasını yok etmiştir.


Yüzün sağ tarafı ve çerçevenin bir bölümü, mitolojik anlatıya gönderme yaparcasına, asitler tarafından aşındırılmış. Bu süreç figürün özgün hatlarını bozmuş, onu kısmen tanınmaz hâle getirmiş.


Yıkım; demircinin ustalıkla kullandığı maddelerden biri olan asitlerle temsil edilir. Ancak burada yıkımı yalnızca olumsuz bir eylem olarak değil, yaratımın diğer yüzü olarak yorumluyoruz. Kuşkusuz acıyı, boşluğu ve ıstırabı beraberinde getirir; fakat yeni bir yaratımın, yeni bir varoluş biçiminin ortaya çıkabilmesi için bunların yaşanması gerekir.


Heraklit'in dediği gibi: "Aynı nehre iki kez girilemez."


Çünkü her şey akar; hiçbir şey sabit ve nihai değildir. Oluş sürekli iniş ve çıkışlarıyla devam eder.

Demirci bunu iyi bilir: Sonunda bize her zaman yeni eserler sunabilir. Peki bir sonraki eser ne zaman gelecek, ey Demirci ?!


''Yarattığımız ya da sahip olduğumuzu sandığımız şeyler bir anda elimizden gidebilir, kumdan kaleler gibi yıkılabilir; sahip olduğumuz ise umut ve yeniden yaratabilme yetimizdir.''



Tinin/Ruhun Mitolojisi


Bir Yazar Arayan 12 Arketip


Sekiz milyar özgün insan; ama yalnızca kopyalar olarak var oluyoruz: işte biz buyuz.

Daha önce yazılmış ve okunmuş hikâyelerin karakterleri gibi, yaşamaktan çok oynanmak için varız.

Gerçek yüzümüz nedir?

Onu aynada bile göremeyiz.

Onun yerine, kim olduğumuzu sandığımız kişi ya da olmamız gerektiğine inandığımız kişi belirir.

Oysa bu arada, aslında o kişi de değiliz.

Üstlendiğimiz rol yalnızca içinde büyüdüğümüz aile tarafından belirlenmez.

Bizden çok daha eski rehberlerin, evrensel annelerin ve babaların izlerini takip ederiz:

Arketiplerin.


Dünyada var olmanın on iki yolu vardır. Erkle'nin, Herkül'ün 12 Görevi gibi...

Her birimizin doğuştan taşıdığı on iki olası "benlik".

Eğer bunlardan yalnızca birini seçersek, o seçim kafesimiz hâline gelir.

Onların hepsini — on ikisinin tamamını — kendi içimizde tanımak, bütünlüğe ve özgünlüğe geri dönmek demektir.

Mitlerde ilk kez arketipler somut bir biçim kazanmıştır:

Bir isim, bir beden, bir hikâye.

Bu sergide onlar tanrıların, canavarların ve kahramanların yüzlerini takınırlar; üstelik bize istemediğimiz kadar çok benzerler.


Eserlerin karşısında ise kendimize şu soruları sorabiliriz:


  • İçimde hangisi hüküm sürüyor?

  • Hangisini bastırıyorum?

  • Hâlâ keşfetmem gereken hangisi?


Eğer karakterleri yalnızca canlandırmak istemiyorsak, kendimizi bir yazar gibi yeniden yazmaya başlayalım.


On üçüncü yüz seninkidir.


Bizden şimdilik bu kadar...yorum size ait...


Yorumlar


Yazar Hakkında
WhatsApp Image 2022-11-17 at 2.45.19 PM.jpeg

Muzaffer Haluk Hızlıalp 30.11.1962 yılında İstanbul’da doğmuştur. İlk öğrenimini Erenköy ve Yıldız İlkokullarında, orta ve lise öğrenimini Fransız Saint-Benoit Erkek Lisesi’nde, Üniversite eğitimini İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde, lisans-üstü eğitimini ise İngiltere King’s College’ da tamamlamıştır.

#GunesInsan

Yeni bir çalışma yayınladığımda güncelleme almak için bloguma abone olun.

Teşekkur ederim!

rm442-01-04-g-mockup.png

Bana Ulaşın

© 2022 by Haluk Hizlialp. Created by Badesim Kubak.

bottom of page