top of page

TÜRK ve FUTHARK ABC'LERİ

Güncelleme tarihi: 9 May



Eski Türk-İskandinav-Germen ve Anglo-Sakson tamga-runik abc'leri arasında gözle görülür bir benzerlik, yakınlık bulunur.


Sibirya-Orta Asya Altaylarındaki Klasik Türk Dönemini (MS 6/8. Yüzyıllar) temsil eden Orhun Yazıtları diye bildiğimiz Klasik Türk Dönemi-2 diye adlandırdığımız döneme ait eski yazıtlar geniş Avrasya coğrafyasının hemen her tarafına yayılmış muazzam bir arkeolojik kültürel birikimi nitelemekte.


Kimi çevrelerce “sadece kendi dönemini aydınlatır”, diye küçümsenen bu tarihî metinler Moğolistan Orhun Nehri Vadisi’nde ilk keşfedildiği günlerde (1875’ler)  Slav, Fin, Germen, Anglo Sakson ve İskandinav halklarına ait olduğuna inanılmış ve bu nedenle büyük heyecan yaratmıştı. Çünkü o gün orada Slav, Fin ve İskandinav halklarını temsilen araştırmacılar bulunuyordu. Sonra gerçek ortaya çıktı…Yazıtlar Türkçe idi.


Klasik Türk Dönemi’nin bu eski yazıtları, nitelediği arkeolojik belgelerin çokluğu ile, bizi daha erken kültürel evrelere Demir Çağlarına (MÖ 1200-MÖ 550), Tunç Çağlarına (MÖ 3300-MÖ1200) ve çok daha erken dönemlere ulaştırabilme imkânı sebebiyle değer biçilmez bir hazinedir. 


Klasik Türk Dönemi-2’nin tarihî metinleri sadece tamga (runik) yazı üzerinden bile kültürü, MÖ 500’lerin Issık Kurganı (Kazakistan) buluntularına, yani neredeyse bin yıl öncesine bağlar.


Issık Kurganında gün yüzüne çıkartılan savaşçı tigine (prense) ait gümüş bir kupa (tas ya da kepçe) üzerindeki tamgalar hem bu yazı biçiminin kullanıldığı erken tarihler için hem de Türk-Altaylı yerli halkların arkeolojik mevcudiyeti ve zenginliği için en az MÖ 5. yüzyıla tarihlenen bir süreci ortaya koyar. Bu da Issık tasının MÖ 5. yüzyıldan çok daha erken dönemlerin tanığı olduğunu düşünmemizi sağlıyor.


Şimdiye kadar bulunmuş en eski (tamga-runik) yazı Kazakistan'daki Issık Kurganından çıkartılan Türk-İskit/Saka kültürüne ait Issık Kupası (MÖ 500'ler) üzerindeki tamga yazısıdır.


Aslına bakarsanız bu yazı sisteminin daha eski dönemlerdeki akrabalarına aşağıdaki resimlerde görüldüğü gibi, Anadolu, Avrupa ve Kıbrıs gibi büyük Avrasya coğrafyasının birbirinden çok uzak çeşitli bölgelerinde de rastlamak mümkün. Bu dönemlerde Avrupalı yerel halkların henüz bir yazı sistemi olmadığını biliyoruz.


Kıbrıs Hece Yazısı araştırmacı ve dilbilimci Sayın Mehmet Turgay Kürüm tarafından Orhun Yazıtlarında bulunan ve Kıbrıs Hece yazısı sembolleriyle benzeşen aşağıdaki tamgaların ses-hece değerleri temel alınıp anlam bütünlüğü oluşturacak şekilde okunmuştur. Kıbrıs hece yazısı Orhun yazısından yaklaşık 1800 yıl önce kullanılmıştır.


İskit/Saka'lar ile devamı olan Hun-Türklerin batıya göç ve taşımasıyla bu yazı türü Germen ve İskandinavlar arasında da yayılır. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki, o dönemde okuma-yazma oranı yok denecek kadar azdır. Bu da Batı runik yazıtlarının öncelikle bölgenin Türk halkları tarafından yazılmış olabileceğini göstermekte. Anglo-Saksonlara ait en erken runik abc (alfabe) 9.yy'dan kalmadır. Bu abc'deki ''ev'' anlamında kullandığımız 𐰋 tamga-sembolü aynen Anglo-Sakson Anguliscum'unda da aynı anlamdadır: ethel (estate), ki Elder Futhark'ta (2.-8.yy) da othila (Ogthala) olarak okunan simge 𐰋 "heritage, estate, possession, ancestral land" anlamındadır.


Avrasya coğrafyası simge-tamga ve anıtsal yapı bakımından birbirine çok benzeyen arkeolojik bulgular içermekte. Bazı ilginç örneklere bakalım.




Bu anıtlar gerek yapı gerekse tamga-simge içeriği bakımından güçlü benzerlikler gösterir. Yazıtlar yalnızca kaya ve dolmenlere değil aşağıda görüldüğü gibi tahta, kemik, ahşap, altın, metal yüzeylere de yazılmış ya da oyulmuş.



Günümüz Avrupalı/Batılı akademisyenler arasındaki yaygın görüş bu yazıların birbirine benzerliklerinin tesadüf eseri olduğu yönünde. Bu yaklaşım (ya da ön yargı da diyebiliriz) batılı akademi çevrelerinin kendi kültürlerini eski Türk kültürü ile ilişkilendirmek istememelerinden kaynaklanıyor. Yıllardır savundukları Hint-Avrupacı, bir anlamda ırka dayalı tarih tezleri bu ayırım ve yok sayma temeli üzerine oturtulmuş. Bunu yapanlar yalnızca Avrupalı/Batılı akademisyenler mi ? Tabii ki değil, bu tezlere destek veren ve savunuculuğunu yapan yerel akademisyenleri, tarih müfredatlarını hazırlayanları da unutmamak gerekir. Bir kaç yüzyıldır ortaya atılan tarih ve arkeoloji tezlerinin çökmesi ya da yanlışlığının ispatlanması ise bu çevrelerin hiç istemeyeceği bir durum. Halbuki güncel kısır siyasi ve ayrımcı yaklaşımların ötesinde bilimsel araştırmalara dayalı kültür ve dil ortaklığı kurmanın kime ne zararı dokunabilir ??.... ''Hangimize okuduğumuz okullarda böyle bir kültürel benzerlik, ilişki ve içerikten söz edildi ??'' diye sormak lazım. Belirtmem gerekir ki genelleme yapmadan, hem batıda hem de ülkemizde tarafsız ve bilimsel çalışmalar yürüten araştırmacı ve bilim insanlarının hakkını teslim ettiğimi de ifade etmek istiyorum.



Yukarıdaki resimde İsveççe'den Almanca 'ya kadar tüm Germen dillerinde İskandinav efsanelerinde adı geçen Tanrı Odin'in değişik adlandırmaları bulunmakta.

İzlandalı ortaçağ tarihçisi ve şairi Snorri Sturluson'un (1179-1241) yazdığı Edda isimli tarihçe ve efsanede de ''Türk'' kelimesi geçmekte...


Odin; bilinmeyen zamanlarda Asya'dan Kuzey Avrupa'ya gelerek  İskandinavya'yı fetheden, Avrupa'ya uygarlık ateşini taşıyan Büyük (OD-İN: GÖK'ten İN'en ATEŞ/OD anlamında) İskandinav ve Viking mitlerinde, Viking dilinde Saga (Türk lehçeleri ve Yakut Türkçesi : Sagu, Saga, Sagaalgan, Şagaa) söylencelerinde Türk Ülkesi' nden geldiği bildirilen, bilge han ya da hakan. 9 Dallı Hayat Ağacı'nda asılı kalmış, tek gözünü bilgelik uğruna kaybetmiş. Sekiz ayaklı atı Sleipnir. Sleipnir suda ve karada gidebilir ayrıca iki kuzgunu var. Bu kuzgunlar ona dünyadan haberler getiriyor. Kuzgunlardan birinin adı Huginn (düşünce) ve diğerinin adı Muninn'dir (bellek). Ayrıca kendisine Freki ve Geri adında iki tane kurt eşlik etmekte. Efsanede ilk insan ''Buri'' olarak geçiyor; Kurt ya da kurt başlı olarak tasvir edilmiş. Eski Türkçede ''Börü'' ''Kurt'' anlamındadır. Kuzgun ve kurtlar Türk mitolojisinde ve Türklerin türeyiş efsanelerinde de önemli bir yer tutar.


Yazıtların paralelinde Germen, İskandinav ve İzlanda efsanelerine bakıldığında ise İskandinav Odin Efsanesi ile ilgili İzlanda kaynaklarında Odin'in ''Tyrk-Türk'' kökenli olduğunun yazıldığı da görülüyor. Buna rağmen daha önce de belirttiğim gibi çoğunluk bilim insanı bunu kabul etmeyip benzerliğin tesadüfi olduğunu iddia ederek bir anlamda ilişki kurulmasının önüne geçmek istiyor. Öte yandan eski Türk lehçelerinde ''Od'' kökünün ''Ateş, Güneş'' anlamında kullanıldığını da biliyoruz.


Prof. Sven LAGERBRİNG – ”İsveçliler Türk kökenlidir. Tanrımız ODİN de Türk'tür.”

Bu söylem ise bir Türk'e değil, İsveç tarihinin kurucuları arasında yer alan bir bilim insanına ait.


Prof. Sven Lagerbring (1707-1787), yaklaşık 250 yıl önce yazdığı eserde, Türkçe ile İsveççe arasındaki ortaklıklardan, kültürel ve mitolojik benzerliklerden hareket ederek, İsveçlilerin atalarının Türkler olduğunu söylüyor. İsveç masallarında da tanrı Odin’in “Türkland”, ''Tyrkland'' dan geldiği anlatılıyor. İsveç tarihinin kurucuları arasında yer alan Prof. Sven Lagerbring 1764’te yazdığı eserde, İsveçlilerin Türk kökenli olduğunu ve İsveççe ’de yer alan Türkçe kelimelerin de bunu ortaya koyduğunu ifade etmiş.


Aşağıda bazı örnekler görebilirsiniz :



Bu arada Avrupa'da Hristiyanlığın yayılması ile birlikte Odin inancı ve pagan-şaman inanç sistemleri baskılanmış ve geriye gitmişti.

1453 Yıllarından itibaren Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa coğrafyasında ilerlemeye başlaması özellikle Papalık tarafından iyi karşılanmamış ve ''Türk'' düşmanlığı adı altında kara propagandalar halkların ayrışması amacıyla başlatılmıştı. Çünkü eski kaynaklarda mevcut olan Odin destanlarında geçen Türk ilişkisinin yanı sıra Frank ve Germenlerin (Almanların) köken destanlarında da bu ilişkiden bahsedilmekteydi. 7.Yüzyıldan kalan Frank destanlarında atalarının ve Türklerin Truvalı olduğu ve oralardan göç ettiği dahi ifade edilmekteydi.

Bu ayrışma ve düşmanlık stratejisi o dönemin matbaa teknolojisi (Gutenberg 1450) kullanılarak özellikle Papa II.Pio (Enea Silvio Bartolomeo Piccolomini 1405-1464) tarafından Roma Katolik Kilisesi'nin etki alanını güçlendirmek amacıyla yürütülmekteydi. Matbaa aracılığıyla Türklerin barbarlığı ve Avrupa halklarının onlarla hiç bir tarihsel kültür ve köken ilişkisi olmadığı vurgulanıyordu. Böylelikle tarihte ilk defa Asya/Avrupa, Doğu/Batı ayrışma ve düşmanlığının körüklenmesi başlatılmaktaydı ki günümüzde dahi bu korku ve düşmanlık Avrupalıların bilinçaltlarına işlemiş durumdadır.


Bununla birlikte Avrupa'da Roma Katolik Kilisesi ve Papalığın söz konusu Hristiyan Avrupalı kimliği (bir nevi ümmetçilik) oluşturmak amacıyla uyguladığı baskılara karşı da bir tepki ve duruş ortaya çıkmaktaydı. Germenler yani Almanlar Roma Kilisesi'ne bağlı olmayı kabul etmeyerek, İncil'i Almanca okumak için Germen İncil'ine sahip çıkarak hiçbir kültür ya da ırkla karışmadıklarını ifade edip kendilerinin saf Germen ırkından olduklarını iddia etmeye başlamışlardı. Böylelikle saf Ari (Aryan) ırkçılığı ve Nazizm doktrininin temelleri 500 yıl öncesinden atılıyordu.


Buna karşın İsveç ve İskandinavya'daki krallıklar da kendi coğrafyalarında Avrupa'nın diğer kültürlerinden daha eski tarihlere ait olan ''Runik-Tamga Yazılı Taşlar'' ı gösterip kendi uygarlıklarının çok daha eski zamanlara dayandığını iddia ederek siyasi güç devşirmek hevesindeydi.


Aslında bütün amaç kadim efsanelerin ve kültürün birleştirdiği halkları bölmek, Türkleri ve dönemin Türklerini temsil eden Osmanlıyı Avrupa'dan dışlamak, dünyaya hükmeden yeni bir Avrupa yaratmak idi. Bu fikrin Avrupa'nın dünyaya açılma ve yeni coğrafyalar keşfetme sürecinde etkili olduğunu kabul etmekle birlikte sömürgeciliğin (colonialism) ortaya çıkmasına da neden olduğunu belirtmemiz gerekir.


Yukarıdaki sömürgecilik haritasında da görüldüğü gibi yalnızca Rusya denizlerin dışında karasal coğrafyada sömürgecilik yaparak 16.yüzyıldan itibaren Sibirya coğrafyasını işgal etmiştir.

İlk runik-tamga yazıtları ise 18.yüzyılda Rusya sömürgesi Sibirya'nın Abakan (günümüzde Hakasya Özerk Cumhuriyeti başkenti) bölgesinde bulunmuştu.


Yukarıdaki çizim, Sibirya Yenisey Irmağı havzalarındaki Yenisey yazıtlarını ilk olarak 1721 ve 1722 yıllarında bulan Strahlenberg ve Messerschmidt tarafından oluşturulmuştur. Günümüzde gerçek yazıtlar Hakasya Abakan şehrindeki Minusinsk müzesinde sergilenmekte. (Detaylı bilgi için bkz ''Kitap'' sekmesi ''Hakasya Özerk Cumhuriyeti'' bölümü).


Peki bu şahıslar kimdir ??


Philipp Johann von Strahlenberg (1676-1747) tarihlerinde yaşamış ve Türkoloji tarihinde özel bir yeri olan Alman asıllı İsveçli bir asker ve araştırmacıdır. Savaşta (Poltova Savaşı)

tutsak edilip Sibirya’ya sürülen Strahlenberg burada dil ile ilgili çalışmalar yapmış, o bölgede konuşulan yerli dil ve diyalektler arasında eski bir bağ bulunduğu inancını dile getirmiş ve Ural-Altay dillerinin ilk sınıflama denemesini yapmıştır. Yenisey kıyılarında bulunan bir takım taş yapıtlardan da bahsetmiş fakat buradaki yazıtların eski Türklerden kaldığı ancak 19.yüzyılda anlaşılmıştır. Ural-Altay Türk dillerine ilk dikkat çeken kişidir.


Rus çarı I. Petro'nun İsveç kralı Demirbaş Şarl'ı büyük bir yenilgiye uğrattığı Poltova Savaşı (27 Haziran 1709) esnasında Ruslara esir düşer, fakat harita çizmedeki becerisiyle kendisini fark ettirmeyi başarır ve I.Petro tarafından saha araştırması yapan Alman doktor, doğa bilimci, etnolog ve coğrafyacı Daniel Gottlieb Messerschimidt'in (1685–1735) yanında görevlendirilir. Bu görevi esnasında karşılaştığı Yenisey yazıtlarından İsveç'e döndükten sonra çıkardığı ünlü kitabı ''das nord und östliche teil von europa und asia'' da bahseder. Bu kitapta 32 dil ve lehçeden kelimelerin karşılıklı bir listesini verip benzerliklerine işaret eder.


Odin eski pagan inanç sistemlerinde bir tanrı, kam-şaman ve peygamber olarak algılanır; yazıyı, bilimi, ateşi, kültürü ve toplumsal düzeni, töreyi getiren bir insan olarak ta yorumlanır. Strahlenberg Sibirya'dan İsveç'e döndükten sonra anılarını ve araştırmalarını kaleme aldığı 400 sayfalık kitabında (An Histori-geographical Description of the North and Eastern Part of Europe and Asia; but More Particularly of Russia, Siberia, and Great Tartary) Odin'in ana vatanının, kendi halkının atalarının kökeninin oraları olduğunu, bulduğu yazıtlardaki dil ile İsveç dili arasındaki benzerlikleri, bütün bu tarih değiştiren keşiflerin kendisine kısmet olmasının büyük heyecanı ile paylaşmıştır.


Bu paylaşım sonrası tarih ve bilim dünyası bu konuyu uzunca bir süre boyunca tartışmaya başlar. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi dönemin tarih ve bilim literatürüne etki eden Papa gibi din temsilcileri ile birlikte önemli tarihçi ve bilim insanları siyasi sebeplerle konuyu örtbas etmeye ve saptırmaya çalışarak 19. ve 20. yüzyıllarda insanlığın yaşadığı büyük kutuplaşma, savaş, katliam, ırkçı ve sömürgeci faaliyetlere bir anlamda zemin hazırlamışlardır.


1893 Yılında Danimarkalı dilbilimci ve Türkolog Wilhelm Thomsen (1842-1927) Moğolistan Orhun Vadisi'ndeki yazıtları açıkça çözüp ''Türkçe'' olduklarını belirttiğinde dahi tüm Avrupa bilim camiasına bu yazıtlarla Avrupa'da bulunan runik yazıtlar arasındaki benzerliğin ''tesadüfi'' olduğunu tahmin ettiğini söylemiştir. Ne yazık ki insanlar da bu yazıtları araştırmadan, kültür ve diller arasındaki ilişkileri karşılaştırmadan, kadim efsane, söylence ve masalların peşinden gitmeden, bunları araştırıp bulan önceki tarafsız bilim insanlarının düşünce ve bulgularını incelemeden söz konusu ''tesadüf'' varsayımına inanmayı tercih etmişlerdir.


Günümüzde ise daha özgür ve teknoloji-bilgisayar destekli tarih ve bilim araştırmaları yapılabilmesine rağmen bu ilişkileri bir Avrupalıya ya da kendi ülkemizdeki belli çevrelere (Hint-Avrupa tezi savunucusu tarihçi ve akademisyen, aşırı dinci, ırkçı, aşırı milliyetçi, extremist, vb....) insanlara dahi anlatabilmek, ön yargıları kırabilmek oldukça zordur. Büyük Atatürk'ün Türk Tarih Tezi çalışmaları ile yapmak istediği, bu kadim kültürel ilişki ve ortak ata bağlarını vurgulayarak insanlar, kültürler ve uluslar arasında ortak ve barışçı bir anlayış oluşmasını sağlamak olmuşsa da ölümü sonrası ülkemizde bu çalışmalar ve müfredatlar ne yazık ki devam ettirilmemiştir. Ancak konu ile ilgili Türk dünyasından bazı tarihçi, araştırmacı ve bilim insanlarımızın son dönemlerdeki kıpırdanma ve çalışmalarının umut verici olduğunu söylemek gerekir.

Avrupa'nın toplumsal yapısıyla ilgili yukarıdaki haritaya baktığımızda son 5000 yıl boyunca çeşitli dönemlerde tüm Avrupa'nın demografisini önemli derecede değiştirecek ölçüde Avrasya'dan yoğun bir nüfus, göç ve kültür akımı olduğu görülmektedir. Bu demografi, toplum, kültür ve dil yapılarının oluşmasında Proto Türk, Türk halk ve kültürlerinin büyük etkisi olmuştur ve bunu dışlamak mümkün gözükmemektedir. Kaçınılmaz olarak genetik ve soya dayalı karışmalar da olmuştur ancak önceliğimiz bu olgu değildir.



Bu yazı ve dil sistemlerinin nasıl oluştuğu kesin olmamakla birlikte, benzerliklerin (şekil, ses ve anlam benzerliklerinin) ortaya konması yönünde yapılacak siyasi ve dogmatik endişelerden arınmış tarafsız dilbilimsel, etnolojik, antropolojik ve arkeolojik çalışmaların devam ettirilmesi çok önemlidir. Özellikle kendi tarihçilerimiz tarafından sahiplenilip yapılacak bilimsel çalışmalarla Türk tarihinin yalnızca Osmanlı tarihinden ibaret olmadığı, çok daha kadim ve engin bir tarih varlığımız olduğu ortaya konmalıdır. Tarihsel süreçte her şeyin diyalektik bir etkileşim içinde ortaya çıktığını unutmamak gerekir.


Azerbaycan eski eğitim bakanı, tarihçi ve yazar Prof. Dr. Firudin Ağasıoğlu'nun aşağıdaki resmi insanlığın Tamga-Runik yazı sistemine giden binlerce yıllık serüvenini çok özet ve anlamlı bir şekilde anlatmaktadır.


Galsan Çınak, Altaylı bir Türk kam-şaman olarak Almanya'da okumuş ve Almanca 40 kitap yazmış Güney Sibirya Altay ve Tuva bölgelerinden bir yazardır. Kitaplarıyla tüm dünyaya Altay, Tuva Türk kültürünü anlatmaktadır. Bir vakıf kurarak Moğolistan'da bir bölgeye bin adet ağaç dikilmesini sağlamıştır. Avrupa ve Türk kültürlerinin ortak noktalarından biri de ''Hayat Ağacı'' inancı ve ağacın kutsallığıdır. Kendisinin henüz 4 kitabı Türkçeye çevrilmiştir. Mavi Gökyüzü ve Kervan adlı kitapları Sibirya Altay ve Tuva Türk kültürlerinin öğeleriyle doludur. Bu öğelerin çoğu (dil, inanç, adetler, gelenekler, bayramlar, töre...) Altay ve Tuva kültürlerinin Anadolu kültürüyle ne kadar benzeşmekte olduğunu görmek bakımından kayda değerdir.



Kültürlerin ortak evrensel kökenleri bağlamında barış içinde kaynaşması dileğiyle....



Kaynaklar

Video : https://www.youtube.com/watch?v=DhLFI8L-bxY&t=549s - Çağıl Çayır, Turgay Tüfekçioğlu, Firudin Ağasıoğlu ve Mehmet Turgay Kürüm 'den alıntılar içermektedir.


İskandinav Futhark - Anglo Sakson Futhorc - Göktürkler Yazıtı - Szekler (Sekel-Türkleri: Attila'nın Hun-Türk soyundan gelenler) Yazıtı - Ortak ABC (Alfabe) ... İskit-Türk Alfabesi - MÖ 5. yüzyıl Issık (Issyk) Yazıtı.

1 - 2600 yıllık Issyk Yazıtı. Elshad Alili / Bakü; Türk halkının tarihine bakışı değiştiren iki satır İskit-Saka yazısı


2 - Gümüş kupa üzerine Proto-Türkçe ''rüne-runik-tamga'' benzeri yazı; A. Amanjolov /Almaty - (Issyk Yazıtı)


3 - Issyk Yazıtı - Z.H. Hasanov /Bakü


4 - Issyk Yazıtı - F. Hamori - Issyk'in Altın Adamın Rünleri / Macarca bir okuması



LAGERBRİNG, Sven, İsveççenin Türkçe ile Benzerlikleri. İsveçlilerin Türk Ataları, çev. Abdullah Gürgün, İstanbul, 2008.





72 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


Yazar Hakkında
WhatsApp Image 2022-11-17 at 2.45.19 PM.jpeg

Muzaffer Haluk Hızlıalp 30.11.1962 yılında İstanbul’da doğmuştur. İlk öğrenimini Erenköy ve Yıldız İlkokullarında, orta ve lise öğrenimini Fransız Saint-Benoit Erkek Lisesi’nde, Üniversite eğitimini İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde, lisans-üstü eğitimini ise İngiltere King’s College’ da tamamlamıştır.

#GunesInsan

Yeni bir çalışma yayınladığımda güncelleme almak için bloguma abone olun.

Teşekkur ederim!

bottom of page