top of page

KÜRTLER ve ZAZALAR - 1

Güncelleme tarihi: 31 Oca 2023

Kürtler ve Zazalar; ülkemizin anlaşılması gereken iki değerli mozaiği....

Kürtlerin nüfusunu fazla göstermek isteyen Kürt milliyetçileri ve Kürt olmayan diğer Türk düşmanları tarafından aynı dili konuşan tek halk olarak gösterilmek istenmektedirler.


Halbuki tarafsız otorite olarak kabul edilen ve çoğunluk olan yabancı Kürdoloji uzmanları vedilbilimciler tarafından Kürtler ve Zazalar’ın bilimsel olarak farklı halk olduğu ispatlanmaktadır.


Zazalar tarih boyunca kendi kimliklerinde direnmiş, ne Türklüğü ne de Kürtlüğü benimsememiş bir topluluktur. Zazaları inceleyen ciddi tüm bilim insanlarının ortak görüşü; Zazaların Kürt ve Zazacanın Kürtçe'nin bir lehçesi olmadığı yolundadır. Bu görüşü paylaşanlar arasında Kürdolojinin babası kabul edilen V.Minorsky, O.Mann, David Mc Kenzie, Sasuni, Haddank, Prof.Goichie Kojima gibi otoriteler de mevcuttur. Ancak Zazaların önemli bir bölümü bugün Kürt üst kimliğini benimsemektedirler. Dillerinin Kürtçe'den farklı olmasına ve kökenlerinin Kürt olmadığı bilim insanlarınca ortaya konmasına ve daha önemlisi tarihte Kürtlüğe karşı kimliklerini duyarlı bir şekilde savunmuş olmalarına rağmen; Zazaları Kürt kimliğine iten, kendilerini kuşatan toplulukların etik bakışı ve devletin bu bakış doğrultusundaki tavrı olmuştur.


Osmanlıdan bu yana Devlet ve toplum Zazaları Kürt olarak tanımlamıştır. Toplumsal ilişkiler sürekli olarak Zazalara Kürtlüğü empoze etmiştir. Osmanlı'dan günümüze devletin padişahı, tımar beyi, paşası, kadısı, kaymakamı, jandarması, tahsildarı, öğretmeni, hakimi, savcısı Zazaları Kürt olarak görmüştür. Sonuç olarak daha 50 yıl öncesine kadar Kürtlüğü reddeden Zazaların büyük bir bölümü bugün üst kimlik olarak Kürtlüğü benimsemişlerdir. Fakat son zamanlarda Almanya’da yaşayan özellikle Alevi Zazalar, kendilerinin Kürtlerden farklı bir halk olduğunu dile getirmeye ve o yönde yayınlar çıkarmaya başlamıştır.


Kürtler ve Zazalar’ın sayısı bir çok araştırma yazısında birlikte verilmektedir.

Özellikle Kürtlerle ilgili tarafsız yazıya rastlamak çok güçtür. Genelde İngilizce yazılmış araştırmalardan faydalanılmaktadır.


Örneğin Türkiye’de yaşayan Kürt ve Zazaların sayısını Türk milliyetçi yazarlar 6-7 milyon arasında göstermekte, Kürt milliyetçi yazarlar ise 20-25 milyona çıkarmaktadırlar. Benim araştırmalarıma ve Türkiye’deki il nüfus dağılımlarına göre, Türkiye’de yaklaşık 12 milyon Kürt ve 2 milyon Zaza yaşamaktadır. Bu da 85 milyonluk Türkiye nüfusunun %17 sini teşkil etmektedir. Tüm Doğu ve Güneydoğu Anadolu illeri ile Sivas ve Maraş’ın tahmini Kürt nüfus sayısı 9/10 milyon civarında olmaktadır. Orta ve Batı Anadolu’da ise kendi anayurtlarından göç etmiş olan tahminen 4/5 milyon civarında Kürt ve Zaza bulunmaktadır. Bu tahmini rakamı Amerikan Kolombiya Ansiklopedisi doğrulamaktadır (The Columbia Encyclopedia, Sixth Edition. 2001): ‘’As of the late 1990s, there were estimated to be more than 20 million Kurds, about half of them in Turkey, where, making up more than 20% of the population, they dwell near the Iranian frontier around Lake Van, as well as in the vicinity of Diyarbakir and Van. The Kurds in Iran, who constitute some 10% of its people, live principally in Kordestan and Kermanshah, with some in Khorasan and West Azerbaijan. The Iraqi Kurds, about 23% of its population, live mostly in the vicinity of Dahuk (Dohuk), Mosul, Erbil, Kirkuk, and Sulaimaniyah.’’


Kürtler ve Zazalar’ın toplam sayısının %50’si Türkiye’de (14.000.000), %24’ü İran’da (6.600.000), %19’u Irak’da (5.000.000), ve %5’i Suriye’de (1.400.000) olmak üzere toplam da 27.000.000 Kürt Ortadoğu’da yaşamaktadır denebilir. Kürtler İran nüfusunun %10’unu, Irak nüfusunun % 22’sini ve Suriye nüfusunun da %8’ini teşkil etmektedirler.


Today Kurds are the fourth largest ethnic group in the Middle East, after the Arabs, Persians and Turks. Their largest concentrations are now respectively in Turkey (approx. 52% of all Kurds), Iran(25.5%), Iraq (16%), Syria (5%) and the CIS (1.5%). Furthermore, if present demographic trends hold, as they are likely to, in about fifty years Kurds will also replace the Turks as the majority ethnic group in Turkey itself.


İnternetteki Kürt sitelerinin verdiği bilgilere göre Türkiye’deki Kürt doğum oranı bu hızla gittiği takdirde 2050 yılında Kürtler Türkiye nüfusunun %40-45 oranını oluşturacaklardır. Kürt milliyetçilerine göre, Kürtçe 4 ana lehçeye ayrılmaktadır. Bunlar:


1.Kurmanji 2. Sorani 3. Dimili (Zazaki ve Kirmanjki) 4. Gurani


Fakat bu ayrımlama bilimsel olarak dilbilimciler tarafından çürütülmüştür. Kürdolog ve Dilbilimcilere göre ise Kürtçe 3 lehçeye ayrılır:


1.Kurmanji 2. Sorani 3. Kermanşahi


Ancak bazı dilbilimciler Kermanşahi lehçesini, Sorani lehçesinin içine almaktadır. Dimili (Zazaca) ve Gurani dillerinin birbirine benzediği ve bu iki dilin de İran’ın Hazar Denizi kıyısında bulunan Gilan eyaletinde yaşayan Gileklerin dili ile büyük benzerlik gösterdiği saptanmıştır.


Zazaların konuştuğu dili Kürtler, Kürtlerin konuştuğu dili de Zazalar anlamamaktadırlar. Kürtler ve Zazalar birbirleri ile ortak dil Türkçe ile anlaşabilmektedir. Bunun en bariz örneği, 2004 yılında Tunceli’ye giden bir Kürt standup'çı Kürtçe konuşurken izleyenlerin yüz ifadelerinden bir şey anlamadıklarını sezmiş ve seyircilerin de isteği üzerine oyununa Türkçe devam etmiştir. Bir de şöyle ilginç bir durum bulunmaktadır. Sivas’ın doğusundaki ilçeler ile Malatya’nın kuzeyindeki ilçelerde yaşayan halk, Kürtçe’nin Kurmanji lehçesini konuşan Alevi anlayışa mensup olmalarına rağmen, Zaza kabul edilmektedir. Buralar tarihi ''Dersim'' bölgesi içinde nitelendirilmekte ve burada yaşayan halk kendilerinin Tunceli ilinde Zazaca konuşan halk ile aynı aşiretlere mensup olduklarını belirtmektedir.


Kürtler ile Zazaların ayrı bir halk olduğu sanırım en basit şöyle açıklanabilir. Türkler, Altaylar’da tek bir dili konuşurken göç ettikleri bölgelerin birbirine olan coğrafi uzaklığı ve gittikleri yerlerdeki halklar ile kültür alışverişi sonucu dilleri farklılaşmış hatta ayrı bir dil ve lehçeler halini almıştır. Fakat Kürtler ve Zazalar aynı coğrafi bölgede komşu olarak yaşamalarına rağmen nasıl olmuş da birbirlerini anlayamayacak derecede dilleri farklılaşmış olabilir? Bu soruyu tabii ki kendisini Kürt hisseden Zazalara sormak gerekir. En yakın benzetme Bulgarlar ve Sırplar için yapılabilir. Bu iki halk birbiriyle komşu ve Slav ağırlıklı olmalarına rağmen dilleri birbirlerini anlayamayacak kadar farklılaşmış, böylece bu iki halkın dilleri, farklı Slav dilleri arasında yerini almıştır. O halde Kürtçe ve Zazaca için de İran bölgesi dilleri içinde yer alan iki ayrı dil diyebiliriz.


Türkiye’de 12 milyon Kurmanji konuşan, Suriye’de 1,4 milyon Kurmanji konuşan, Irak’da 4 milyon Kurmanji konuşan ve 1 milyon Sorani konuşan Kürt ile İran’da 6,2 milyon Sorani konuşan ve 400 bin Kurmanji konuşan Kürt yaşamaktadır. Ayrıca Türkiye’de 2 milyon Zaza, Irak’da 50 bin Gurani ve İran’da da 300 bin Gurani bulunmaktadır.


Türkiye’de, Doğu ve Güneydoğu Anadolu deyince, buralarda yaşayanların sanki hepsi Kürtmüş gibi algılayanların oranı çoktur. Halbuki öyle değildir. Kars’ın sadece Susuz, Selim ve Digor ilçelerinde Kürt bulunmaktadır. Bunlar da buraya Yavuz Sultan Selim-Safevi, Şah İsmail (1514, Çaldıran) çatışmasının sonucu olarak bölgeye getirilen Sünni Kürtlerdir. Kars’ın esas yapısının Azerbaycan ve Terekeme Türkleri oluşturur.


Iğdır’ın %60’ı Azerbaycan Türk’üdür. Ağrı merkez, Tutak, Taşlıçay ve Eleşkirt ile Van’ın Van Gölü civarında (özellikle Erciş’de) yaşayan halk arasında Türkler bulunmaktadır. Erzurum’un sadece güney ilçelerinde (Çat, Tekman, Hınıs, Karaçoban, Karayazı) Kürtler ve Alevi Zazalar yaşamaktadır. Muş’un Bulanık ve Malazgirt ilçelerinde hatırı sayılır Karapapak ve Ahıska Türk nüfusu bulunmaktadır. Bitlis’in Van Gölü kıyısındaki Ahlat ve Adilcevaz ilçelerinin hemen hemen tamamı Selçuklular zamanından kalma yerli Türklerden (Türkmen) oluşur. Erzincan’ın sadece Kemah ve Tercan ilçelerinde Alevi Zaza nüfus oturmaktadır. Tunceli’nin Çemişgezek, Pertek ve Mazgirt ilçelerinin Murat ve Fırat Nehri kıyılarında Türk köyleri bulunmaktadır. Sivas’ın sadece doğu ilçelerinde (İmranlı, Zara, Kangal ve Divriği) Koçgiri aşiretine mensup Alevi Kürtler yaşamaktadır. Malatya merkez, Darende ve Akçadağ ilçe ve köyleri ile Malatya’nın diğer ilçelerinin bir çok köyü Türklerden oluşmaktadır. Elazığ’ın sadece doğu ilçeleri (Palu, Karakoçan, Arıcak, Alacakaya ve Kovancılar) Sünni Zazalardan ibaret olup geri kalan kısmında ‘’Gaggoş’’ denilen Türkler oturmaktadır. Kahramanmaraş’ın sadece Pazarcık, Elbistan, Ekinözü ve Nurhak ilçelerinde Alevi Kürtler bulunmaktadır. Adıyaman’ın Gölbaşı ve Besni ilçelerinin yerlisi Türklerdir. Gaziantep’in sadece Araban, Yavuzeli ve Nizip ilçelerinde Kürtler bulunmaktadır. Urfa’nın Birecik, Halfeti ve Akçakale ile Siverek’in Fırat kıyısı taraflarında Türkler de yaşamaktadır. Birecik ilçesinin yerlisi Türklerdir. Ayrıca Urfa, Mardin ve Siirt’te hayli fazla Arap nüfus da bulunmaktadır. Bu saydığım illerin batısında veya kuzeyinde yaşayan Kürtler, göç veya sürgünler sonucu yerleşmiş olup asıl yurtları oraları değildir.


Kaynaklar:

1. Ali Tayyar Önder. Türkiye’nin Etnik Yapısı. Pozitif Yayınları 2002.

2. The Columbia Encyclopedia, Sixth Edition. 2001

3. Bahri ÖZTÜRK. About The Kurds.

4. www.wikipedia.org

5. Classification of the Iranian Languages. www.ethnologue.com


Kürtlerin Ve Kürtçe’nin Kökeni


Kürtlere bir tarih yaratmak isteyen Kürt yazarlar, herkesin çoğunlukla hemfikir olduğu bazı konuları bile kendilerine yontarak, neredeyse Batı İran, Doğu Anadolu ve Kuzey Mezopotamya’da ilk çağlarda yaşamış bütün halkları ve devletleri Kürt veya Kürtlerle akraba saymaktadırlar. İlk çağlardan itibaren bu söylediğim bölgelerde buralarda yaşamayı bırakın, bu toprakların siyasi damgasını Kürtlerin vurduğunu yazmaktadırlar. Bu yazarların kimliği, dini kabul etmeyen sosyalist milliyetçiliktir. Bunlar, özellikle Türklere ve Araplara karşı büyük bir nefret duyarlar. Türklere, uzun yıllar kendilerini yönettikleri için, Araplara da Kürtleri Müslüman yaptıkları için öfkeyle bakarlar. Sanki koyu aşiret bağları nedeniyle bir birlik kuramamalarının nedeni Türkler ve Araplardır. Diğer Kürt yazarlara göre daha ılımlı olduğu söylenilen, Malatya Akçadağ doğumlu Ethem Xemgin’in (‘’x’’ harfini hırıltılı ‘’h’’ olarak kullanıyorlar) ‘’Kürdistan Tarihi’’ adlı kitabından aşağıya bazı alıntılar yaparak, bu sosyalist milliyetçi yazarların nasıl bir Kürt tarihi yaratmak istediklerini, bilimsellikle uzaktan yakından bir ilgisi olmadığını, sadece kendi düşünmek istedikleri gibi tarih yazdıklarını göstermek yerinde olacaktır.

Sonra da belki taraf olur diye bu konu ile ilgili bir Türk tarihçisinin değil de Rafael Blaga isminde yabancı bir yazarın ‘’İran Halkları El Kitabı ‘’ isimli kitabından karşı cevap olarak yanıtlar vermeyi yeğledim.

















Şimdi de Ethem Hemgin’in Kitabındaki tarihi kendine göre yorumlayan bazı bölümleri kısaca inceleyelim...


Gutiler


Gutiler’in, Hurrilerin birleşerek bir araya gelen bazı aşiretleri olduğu ve dillerinin de Hurri dili olduğu bilinmektedir. Gutiler; Lulular, Elamlar, Kımaşlar, Gunharlar, Urbilumlar gibi bu bölgede yaşayan Kürt aşiretlerinin birleşimi idiler. Gutiler, Kafkas halkı olarak nitelenen Marlar, Lulular, Elamlar, Hurriler, Kasitler ve Kaldaharlarla aynı halktırlar. Bunlar o dönemde Zağros Dağları’nda yaşayan bu halkın aşiretlerinin bileşimi idiler. MÖ 2600 yıllarında Kral Kamassi Zağros Dağları’nda yaşamakta olan bu halkın aşiretlerini birleştirince bir devlet kurdu. Anzan Guti Krallığı MÖ 612 yılında Med İmparatorluğuna katıldı.


Guti ismi altında tüm Zağros dağlık bölgesinde yaşayan aşiretler kastedilmiş olduğu ve gerçekten de Gutilerin tüm bu aşiretlerin birleşmesinden meydana geldiği de açıklığa kavuşmuştur.


Lulular


Lulular Orta Zağros Dağları'nda, Şehrizor, Hilvan, (Halmen veya Alman) yüksek yaylalarında bilinen en eski tarihlerden beri yaşıyorlardı. Lulular, Kafkas halkı olarak nitelenen halktan olup, bu halkın bir aşiretidir. Lulular Gutiler döneminde, Gutilerle ve diğer çevre kavimlerle kaynaşmış olmalarına rağmen esas ülkeleri olan Lorestan’da yaşarlardı. Şimdi de bu bölgede yaşamakta olan Lulular ve bu aşiretlerin bazı bölümleri zamanla başka yerlere göç etmişlerdir. Halen Lululardan bir bölümü Suriye Kürt bölgelerinde yaşamaktadırlar.


Kasitler


Kasitler, Babillilerin doğusunda, Gutilerin güneyinde, Elamların ve Luluların kuzeyinde Orta Zağros Dağları'nda binlerce yıldan beri yaşıyorlardı. Bunlar, Kafkas halkı olarak nitelenen Gutiler, Lulular, Hurriler ve Elamlarla aynı halk olup, bu halkın birkaç aşiretinin birleşimiydiler. MÖ 2000 yılında Havlan, Padan ve Huzistan bölgelerinde yaşıyorlardı. MÖ1595 yılında Hitit Kralı 1.Murşil, Babil’e saldırıya geçti. Kasitler Babil’e hakim olup Kardunaj devletini kurdular. MÖ 334 yılında İskender, Zağros Dağları'nda Kardunaj ülkesinden Perslere geçerken orduları Kasitlerin saldırısına uğradı. Kasitlerin kültür ve sanat alanında olsun, kullandıkları dil bakımından olsun bu halkın Kafkas halkı olarak bilinen Hurri halkı ile ya çok yakın veya aynı halk olduklarını ortaya çıkarmıştır.


Elamlar


Elamlar, Zağros dağlarının güney kesiminde, Sümerlerin güneydoğusunda ve İran Denizi’nin kuzeyinde en eski tarihlerden beri yaşadıkları bilinmektedir. Elamlar, Gutiler, Kasitler, Hurriler ve diğer Kafkas halkı olarak nitelenenlerle aynı halk olup, bu halkın güney Zağros Dağları’nda yaşayan kesimidir. Elamlar esas olarak güney Zağros Dağları ile İran Denizi arasındaki çok verimli toprakları olan bir bölgede yaşıyorlardı. MÖ 4000 yıllarından itibaren Elam sanatı Mezopotamya ve çevre ülkeleri arasında ön plana çıktı ve kültürü ile birleşerek MÖ 8. yüzyıla kadar Ön Asya’da yerini ve itibarını korudu. MÖ 4000 yılından, MÖ 639 yılına kadar zamanın büyük bir bölümünde bağımsız devletleri oldu. MÖ 1900 yılında Zağros dağlarında yaşayan Kürt halkı, kendi aralarında özerk yönetimleri korumak suretiyle Elamların Krallığında birleştiler.


Hurriler-Mitanniler


Malatya çevresinde yaşamakta olan Hurri halkının MÖ 5000 ile 3000 yılları arasında taş devri yaşadıkları Aslan Tepe’de yapılan kazı neticesi bulunan taşlardan yapılmış aletlerden anlaşılmıştır. MÖ 3000 yıllarında Hurri halkının Harran bölgesinde de yaşadıklarına dair izlere rastlanmıştır. Antep’te Hurrilere ait bulunan renkli seramiklerden MÖ 3700 ile 3500 yılları arasında yapıldıkları anlaşılmıştır.


Hurri halkı bu sıralarda Azerbaycan’dan İç Anadolu’ya, buradan da Hamedan’a kadar olan bu geniş alanda yarı göçebe olarak yaşıyorlardı.


Elde edilen belgelere göre Hurrilerin yukarı Mezopotamya’ya yerleşmelerinden önce, MÖ 3000 yıllarında yine bir Kürt aşireti olan Subbarilerin bu bölgeye hakim oldukları anlaşılmaktadır. MÖ 3000 yıllarının sonlarına doğru Hitit halkı güney Rusya’yı terk edip Kafkaslardan geçerek, bu bölgeye geldiklerinde, bölgede daha evvelinden yerleşmiş olan Hurrilerle karşılaştılar ve Hurrilerin kuzeyinden geçerek batılarına yerleştiler. Hurri halkı doğu İndo-avrupa (?) halklarından olmalarına karşılık, Hititler ise batı İndo-avrupa (?) halklarından oldukları için aralarında uzaktan da olsa akrabalık vardır. Çok eskilerden beri bu bölgelerde yaşamakta olan Hurri Kafkas halkı olarak nitelenen Gutiler, Kasitler, Elamlar ve Marlar’la aynı halk olup en büyük koludur. Sonradan Hurrilere Mitanni adı verilmiştir.


Urartular


Urartu ülkesi içinde üç büyük göl bulunuyordu. Bu göller Aral Gölü, Hazar Gölü ve Van Gölü idi. Bu ülkenin sınırları MÖ 8. yüzyılın ilk yarısında yukarı Fırat bölgesinin tamamını, doğuda Azerbaycan’a batıda Malatya Hurri Krallığı sınırına, kuzeyde Trabzon’a, güneyde ise Asur Devleti sınırına dayanıyordu. MÖ 1250 yılında Mitanni Devleti’nin yıkılmasından sonra, bölgedeki küçük Hurri krallıkları 1.Sardur’un yönetiminde birleşerek MÖ 590 yılında Med’lerin hakimiyetleri altına girdiler.


Medler


MÖ 900 yıllarında Med adına, Asur yazılı belgelerinde rastlanır olmuştur. Medlerin Asurlularla ilişkileri, Asurluların Medlerin ülkesini işgal etmek maksadıyla yaptıkları askeri seferler neticesi olmuştur. Medler, Asurlarla ilk karşılaştıkları sıralarda 2000/3000 kadar asker çıkarabiliyorlardı. Sonraları Asurluların bölgelerinde yarattığı tehlikeye karşı bölgede bulunan diğer Med ve Kürt aşiretleri ile birleşerek Asurlulara karşı konfederasyon oluşturdular. Medler, kendi aralarında birleştikleri gibi çevredeki Kürt aşiretleriyle de birleştiler. Zamanla Urartu devletiyle de Asurlulara karşı ilişkiler kurup geliştirdiler. MÖ 612 yılında Asurluların başkenti Ninova’yı (Eski Musul) alarak, Asur Devleti’ni ortadan kaldırdılar. Asur Devleti’nin paylaşımında, Ninova’dan kuzeye düşen yukarı Fırat ve Dicle bölgelerini Medler alırken, güney kesimini de Kaldaharlar aldılar. Med Kralı Kiyah-ser Ektaban’ ı başkent yaparak Med Devleti’ni kurdu ve devletin sınırlarını genişleterek MÖ 601 yılında imparatorluk haline geldi. MÖ 521 yılında kral olan 1.Darius, zamanla ordu komutanlıklarında ve yerel yönetimlerde etkin olan Med yönetici ve komutanlarından sakındığı ve devlet yönetiminin bunların tamamen ellerine geçmesinden korktuğu için, onları yönetimlerden ve ordu komutanlıklarından uzaklaştırıp yerlerine diğer halklardan komutanlar ve yöneticiler tayin etti. Bu duruma kızan Kürt halkının bağlılığı azaldığı gibi, yer yer merkezi devlet yönetiminden bağımsız olarak yaşamaya başladılar.


MÖ 401 yılında Kunaxa denilen yerde yapılan savaşta, Med kralı Key Hüsrev öldürülünce, (Helen) komutanlar da barış yapılmak bahanesi ile saraya davet edilip orada öldürüldü. Bu durumun üstüne kumandansız kalan Helen ordusu kendilerine Ksenefon adlı genç subayı kumandan seçip geri çekilmeye başladılar. Helen ordusunun geriye çekilmeye başlamasından sekiz gün sonra vardıkları bölgede, yerleşik olan halk ile savaşmak zorunda kaldılar. Helen ordusunun tercümanı, Helenlere bulundukları bölgenin Kardulara ait olduğunu söyledi. Karduların saldırıları karşısında Helen ordusu darmadağın olmuştu. Devamlı savaşarak geri çekilen Helen ordusu, Kardularla karşılaşmalarından yedi gün sonra yaptıkları ustaca bir manevra ile Kardulardan kurtulup hayatlarını kurtardılar. Ermeni araştırmacısı Lehman Havp, Helen ordusunun geçtiği Karduların ülkesinin, Mansuriye Köyü ile bugünkü Cizre ve Dicle Nehri doğusundaki Botansuyu arasındaki bölge olduğunu ileri sürmektedir.


Med Kralı 3.Darius ile Büyük İskender arasında üç savaş oldu ve üç savaşta da yenilen 3.Darius’un orduları oldu. Büyük İskender Erbil’de olan son savaştan sonra Mısır’a doğru döndü. Buraları işgal edip ordusunu da güçlendiren Büyük İskender MÖ 329 yılında yine Erbil ovasında 3.Darius ile savaştı ve yine yendi. Büyük İskender buradan Zağros Dağları’na doğru harekete geçti. Amacı, Zağros Dağları’nı geçip doğuya doğru ilerlemesini devam ettirmekti. Ancak, İskenderin ordularının Zağros Dağları’nda geçecekleri yolu o zamanlar hiçbir devletin hakimiyetini tanımayan birkaç Kürt aşireti kapatıyordu. Bu Kürt aşiretleri İskender’in Kosear diye adlandırdığı Kasitler, Didonlar, Aribarzanes ve Tangi-Roskan aşiretleriydi. Bu aşiretler tam bağımsız olarak yaşıyorlardı. Bu Kürt aşiretlerinin savaşçıları karşısında İskender’in ordusunun tüm yetenekleri geçerliliğini yitirmişti. Yapılan çok kanlı savaşlardan sonra İskender, Zağros Dağları’nı geçemeyip Babil’e dönmek zorunda kalmıştı. İskender çok kanlı savaşlardan ve büyük kayıplardan sonra Zağros Dağları’nı tam 40 günde geçebildi. Büyük İskender geçtiği bölgeler haricinde Kürdistan’ın dağlık bölgesini hakimiyeti altına alamamış ve buralardaki Kürt aşiretleri geçmişte olduğu gibi bu dönemde de bağımsız yaşamlarını sürdürmüşlerdir.


Kardular


Bu kavim hakkında iki görüş vardır. Birincisi Guti adının zamanla değişip Kardu halini aldığı görüşüdür. Doğu bilimci Dreyfer’e göre, Legeslerin Gutilere Karda dedikleri gibi, bu dönemde başka devletler de Gutiler için Karda, Qurti, Kuti, Kardaka şeklinde adlar da kullanılıyordu. Kartu ismi de bu isimlerin zamanla değişmesinden meydana gelmiştir görüşünü benimsemektir. İkinci görüşe göre, Medler ve Persler bu bölgeye gelmeden önce veya sonra Karduların Ksenefon’un söz konusu ettiği bölgeye gelip yerleşmiş oldukları görüşüdür. Bu görüşe göre bunlar Gutilerden sonra bu bölgeye gelip yerleşmişlerdir ve çevre halkla birleşerek kaynaşmışlardır.


Guti ismi, Guti halkının ilişkide bulunduğu Mezopotamya devletleri tarafından verilmiş bir isimdir. Guti halkının dağlık bölgelerde yaşamalarından dolayı komşu olan devletlerin kendi dillerine göre dağlarda yaşayanlar anlamına gelen Guti ismini vermişlerdir. Kaldı ki bu halka Guti ismini veren devletler, bu isim yanında başka isimler de kullanmışlardır. Bu isimler Kuti, Cuti, Kurti, Gardu, Kardu gibi isimlerdi. Gutiler, Hurrilerin bir bölümü olduğundan, bunlar Hurrilerin konuştukları dil ile konuşurlardı. Bu Guti topluluğu içinde yer alan birçok aşiret günümüz Kürdistan’ında hala aşiret olarak yaşamaktalar.


MÖ 1595 yılında Babil’i ele geçiren Kasitler, Guti halkının bir bölümü veya birkaç aşiretin birleşimi idiler. Kasitlerin İndu-İran (?) soyundan oldukları tamamen tespit edildi. Kasitlerin kurmuş olduğu Kardunaj devleti halkı, Arap halkı ve yukarı Dicle nehri bölgesinde yaşamış olan Kardukenlerle aynı halk oldukları da açıklık kazandı.


Kasitlerin o zamanlar konuştukları dilleri incelendiğinde ise konuşmalarda kullandıkları kelimelerin kökleri veya en azından ön heceleri bugün Kürdistan’da konuşulan Kürtçe kelimelerin aynıdır. Bu durumu göz önünde bulunduran batılı bazı araştırmacılar, bugünkü Kürtlerin atalarının Kasitler olduğunu ileri sürmüşlerdir. Kasitler halen günümüz Kürdistan’ında bir Kürt aşireti olarak (Kasu) yaşamaktadırlar.


Hurriler, Gutilerle aynı halk olup bu halkın bir bölümü ya da kuzey Mezopotamya ile Van, Urmiye Gölü ve Akdeniz sahili arasındaki bölgede yaşayan bazı aşiretlerdir. Bunların konuştukları dil ile, Gutilerin konuştukları dil aynı idi. Hurri dili ile yazılmış bir çok belge bulunmuştur. Hurrilerin konuştukları dilde kullandıkları kelimelerin kökleri ya da en azında ön heceleri bugün konuşulmakta olan Kürtçe’deki kelimelerin aynıdır.


Stuttgart Üniversitesi profesörlerinden Freiherr, halkların biyolojik yapı araştırmalarını yapmıştır. Sahra’da ve Doğu Asya’da yaptığı araştırmalarda, bu yörelerin halklarını tanıttı. Eski bir Med savaşçı olan meşhur Oxuştç, MÖ 600 yıllarında ölmüştü. Bunun üzerine yaptığı araştırmalarla eski Medler ile bugünkü Kürtlerin ve Medlerin konuştukları Mukri dili ile şimdiki Kürtçe’nin aynı olduğunu kesin olarak ispatladı.


Batılı bazı araştırmacılar da, Kürtlerin fizyonomik yapısı üzerinde durma zorunluluğu hissederek Kürdistan’a gittiler. Bu araştırmalar Kürt halkı arasında yaptıkları incelemelerde bugün Kürt halkının geçmişte Sümerler, Urlar, Akadlar, Asurlar ve Mısırlar tarafından yapılmış olarak resimlerde her yönleri ile benzediklerini gördüklerinde hayret içinde kaldılar. Doğu bilimcileri tarafından yapılan araştırmada, Kürt kelimesi için vurgulu olan K.R.D. harfleri üzerinde durdular. ''Çeşitli dillerde konuşulan Kürdistan’ın çevre halkları ve Kürdistan’ı işgal edenler, Kürt kelimesini telaffuz ederlerken çok değişik şekillerde telaffuz etmişlerdir, görüşünden hareketle, bu vurgulu harfler genellikle değiştirilmemiştir'' denilmektedir. Devamla ister Guti, Gutri, ister Kurti, Kardu, Karduken veya Kardunaj, Qurti olarak veya her ne şekilde olursa bu isimlere yakın olan isimlerle hitap edilen halk, gerek karakter, gerekse yaşam bölgeleri açısından ele alındığında, bu hitap edilen halk bugünkü Kürt halkının atalarıdır, demektedir.


Araştırmacılar, Avrupa’da 1850 yılında Kürdoloji bölümünü kurdular. Yapılan incelemeler neticesi, Kürtlerin Kafkas halk diye nitelenen halk olduğu ve Kürtçenin de Farsçanın bir lehçesi olmayıp başlı başına bir dil olduğu kesin olarak ortaya çıkarılmış oldu. Kürtçe’nin Hint-Avrupa dillerinden İran dil grubu içinde ve Medlerin eski klasik dili olduğu anlaşıldı.


Yine bazı Avrupa araştırmacılarına göre MÖ 1595 yılında Babil’e giren ve 400 yıldan fazla bir süre buralara hakim olan Kasitlerin kullandıkları sözcüklerin kökleri ya da ilk hecelerinin bugünkü, Kürtçe ile aynı olduklarından hareketle Kasitlerin bugünkü Kürtlerin ataları oldukları ileri sürülmüştür. Türkler, Selçuklular zamanında hakimiyetleri altına aldıkları Kürdistan kesiminde, Kürt halkını asimile etme çalışmalarına başladılar. Asimile çalışmaları Osmanlı yönetimi boyunca devam etmesine rağmen, Osmanlıların son zamanlarında Kürt halkını asimile etme politikası hızlandırıldı. Özellikle Cumhuriyet döneminde bu politikaya ağırlık verildi.


Kürtlerin ataları olan bu aşiret devletleri zamanlarında dünya en ileri teknik, ekonomik ve politik düzeylerde yaşarken ve hatta dönemlerinin bilim ve ticari metropollerini oluşturmuş olmalarına rağmen günümüzdeki Kürt halkı sonraları barbar halkların yaptıkları katliamlar, yağmalar, talanlar, yakıp yıkmalar neticesinde dünyada en geri ve en ilkel yaşam ortamına zorla sürüklenmişlerdir. Dolayısıyla geçmişin en ileri halkı güzümüzde en geri halkı olarak karşımıza çıkarılmıştır. Sömürgeci devletler, Kürtlerin miraslarına sahip çıkmakla onları yağmalamaktadırlar. Dolayısıyla Kürt halkını tarihi geçmişlerden kopararak onların zayıf düşmelerini ve kolayca asimile edilmeleri amaçlanmaktadır.


İslamiyet bir dini inanç olarak MS 610 yılında Mekke’de ortaya çıkması sonrasında, yayılmasını ve güçlenmesini kanlı kılıç ve zora dayalı vahşetlerle sağlamıştır. İslamiyet dinini kanlı kılıçları ile yaymakta olan Arap istilacıları, Kürdistan’da karşılaştıkları güçlü direnme ile hiçbir ülkede karşılaşmadıkları gibi, onların geçmişleri hakkında da geniş bilgi vardı. Bu halkı İslami Arap sömürgeciliğinin hizmetine koşabilmeleri ve yüksek kültürünü unutturup Arap kültürünü zorla kabul ettirmeleri için dilleri yasaklandığı gibi, geçmişleri ile de kitaplarının yakılması ve diğer eserlerin yıkılması ve imha edilmesi suretiyle bağları koparılmaya çalışılmıştı.


Ermeni halkı ile Kürt halkının kökende aynı ırka bağlı olmaları ve çok uzun bir zamandan beri dostluk ilişkileri ile iç içe ve yan yana yaşamaları, onları zaman içerisinde iyi komşuluk ilişkileri ile birbirlerine bağlamış veya alıştırmıştı.


Yorumlarım…


Yazar (Ethem Hemgin), Sümerlere Kürt demese de, Kürtler ile akraba bir halk olduğunu ima etmektedir. Sümerlerin kökeni tam netliğe kavuşmamakla birlikte, net olan, Sümerler’in ne Sami (Arap, İbrani) ne de İrani-Farsi halktan olmadıklarıdır.


Gutilerin kim olduğu ile ilgili bilgi verirken, 4 farklı çelişkili ifade kullanmıştır. Gutiler, Lulular, Kasitler, Elamlar, Hurriler ve Urartulara Kafkas halkı demesine, Medlerin İrani yönü de bilinmesine rağmen hepsine birden fark gözetmeksizin aynı insanlarmış gibi, bunlara ‘’Kürt aşiretlerinin oluşturdukları topluluklardır’’ demektedir.


Guti, Gutri, Kurti, Kardu, Karduken, Kardunaj, Qurti gibi adlarını zorlama ile ''Kürt'' ile eş anlamlı bir noktaya çekmektedir. Varsayımları ‘’kesindir’’ diye ifade etmektedir. Kasitler için, günümüzde zorlama bir şekilde isim yakınlığı kurularak, ‘’Kasu isminde bir aşiret olarak yaşamaktadır’’ demektedir. Kasitlerin dili ile bugünkü Kürtlerin dili aynıdır demiştir. Medlerin dili Kürtçe’dir demesine karşın, günümüze Medce ile ilgili bir tarihi eser ulaşmamıştır. Neye göre ispatlandığını anlamak mümkün değildir. Çünkü herkes şu ispatlandı, bu ispatlandı diyebilir. Kitabında, yukarıda yazılmış veya buraya alınmamış kaynağını göstermeyen ve tarih bilimi ile bağdaşmayacak ifadeler çokca bulunmaktadır.


Ayrıca Batılı devletler özellikle bağımsız Kürt devleti kurmak istediği zamanlarda sözde Kürt tarihi yaratmak istemiş ve bazı kişileri de kökenlerinde netlik olmayan bazı ilk çağ halklarını Kürtlerin ataları olarak kabul eden kitaplar yazmaya teşvik etmişlerdir. Kafkasya’da yaşayan halklardan olan Çeçenler, Hurrileri ve devamı olan Urartuları kendilerinin ataları olarak kabul etmektedirler.


Azerbaycan Türklüğü şüphe götürmez olan Safevi Devleti’ni kuran Şah İsmail ailesinin bir rivayete göre Şeyh Sayfiüddin ile bağlantılı olarak Kürt kökenli olduğunu yazmaktadır.


Osmanlılar Kürtleri asimile etmeye çalışmıştır demektedir. Bu belki de tarihe yapılan en büyük haksızlıktır. Eğer şu anda Kürtlerden ve bazı bölgelerde Kürt çoğunluğundan söz edebiliyorsak, bu Osmanlıların Şii tehlikesi nedeniyle, başka halklara tanımadığı bir özerkliği Kürtlere vermiş olmasındandır. Osmanlılar zamanında, 1800’lü yıllara kadar Kürtleri hep kendi emirleri yönetmiştir. Osmanlı askeri, savaşlar ve isyanlar haricinde Kürtlerin yaşadıkları topraklara girmemiştir. Doğu Anadolu ve Kuzey Irak’ta çoğunluğunu Kürtlerin oluşturmadığı bölgelerde dahi sırf Sünni Müslüman oldukları için Osmanlı tarafından müttefik görülüp, Alevi Türkmenlere veya Şii Araplara güvenmediklerinden dolayı, yönetimi Kürt aşiret liderlerine bırakmışlardır. Sünni Türkler bölgede çoğunluk olsa bile, askeri açıdan Kürtlerin güçlü aşiret bağlarından yararlanıldığı için, azınlıkta bulunan Kürt aşiret liderleri bölgenin siyasi liderliğini de üstlenmişlerdir. Böylece bir çok Türkmen, siyasi güç Kürtlerin elinde olduğu için Kürtleşmiştir.


İslam dinine de büyük haksızlık yapmaktadır. Araplardan önce, Kürtlerden gerçek anlamda bahseden bir kaynak yoktur. Araplar, Kürtleri ‘’Ekrad’’ diyerek tanımlamışlardır. Tarafsız tarihçilerin beyanı bu şekildedir.


Ermeniler ile Kürtlerin aynı ırktan geldiğini söylemektedir. Irklar için mensup oldukları dil ailesi en önemli kriterlerdendir. Batılı tarihçilere göre Kürtçe, Hint-Avrupa dil ailesinin İrani grubuna dahil olmakla birlikte, Ermenice Hint-Avrupa dil ailesinin Avrupa kolundan kabul edilir. Burada yazarın gizli bir amacı olabilir. Örneğin ortak Türk düşmanına karşı birliktelik hedeflemek gibi…


Bir de (tarafsız olması bakımından) Rafael Blaga’nın ‘’İran Halkları El Kitabı’’ adlı kitabına bakalım...


Elamlar


Elam Uygarlığı, Basra Körfezi’nin kuzeyinde bulunan İran coğrafyasının Lorestan bölgeleri ve cıvarında kurulmuştur. Persler bunları Huz diye adlandırmışlar. Bu nedenle de, sözkonusu eyalete Huzestan adı verilmiştir. Elamların ırksal kökeni kesinlik kazanmamıştır. Huzlar, Elam halkını oluşturan üç boydan birinin adıdır. Elam dili kadim bir dildir ve Hint-Avrupa ve Sami dilleri ile bağlantılı değildir. Eski doğu dilleri Dimerce ve Hurrice ile de akrabalığı yoktur. Elamlar bugünkü İran’da yaşayan Arap, Lor ve Fars’ların oluşumuna ve kültürlerine etki ederek tarihten çekilmişlerdir.


Gutiler

MÖ 3-2 bin yılları arasında bugünkü İran’ın Kordestan eyaleti ile Batı Azerbaycan eyaletinin güneyinde yaşayan halkın adıdır. Lulubilerin (Lulular) doğusunda yerleşen Gutiler bir süre, Anadolu, Mezopotamya, Suriye ve Elam’ı ele geçirebilmişlerdi. Gutilerin, Lulubiler (Lulular) ve Hurriler ile akraba olabilecekleri ileri sürülmüştür. Gutiler, bugünkü bölge halkları Azerbaycan Türkleri, Kürt, Ermeni, Lek ve Lorların kültür ve genetik yapısında etkili olmuşlardır.


Kassiler

Güney Zağros Dağları’nda Lorestan’da MÖ 3-2 bin yıllarında yaşamış bir halktır. Soy ve dillerinin

kökeni kesin olarak bilinmemekle birlikte, büyük olasılıkla Elamlarla bağlantılıdırlar. Sümer dili ile ortak bitişgen (agglutinant) dil yapıları ortak kökenlerine işaret edebilir. Elamlar bağımsızlıklarına son vermiş ve bunlar da zamanla İranileşmişlerdir. Özellikle Lor halkının ırksal temelini oluştururlar.


Hurriler

MÖ 3000 yıllarında, eskiden Mitanni veya Subarian diye adlandırılan bu halk Doğu Anadolu ile

bugünkü İran’ın batı bölgelerinin dağlık kesimlerinde yaşamıştır. Dilleri Kafkas dilleri ile bağlantılı olabilir. Onları Hint-Avrupalı sayan Batılı tarihçiler de olmuştur. Zagrokaspiyen (Zağro=Zağros Dağları, Kaspi=Hazar Denizi) halklarındandır.


Urartular

Hurri boylarının bakiyeleri olarak kabul edilmektedir. Kafkas dillerinin birinden konuşutukları varsayılmaktadır. Onları Hint-Avrupalı kabul edenler de vardır. Urartu Devleti halkı, Aras Nehri ve Van gölü çevresinde yaşarlarmış. Ararat (Ağrı) dağının adı bu devletin adından gelmiştir. Urartular, Hurri, Asur ve Hitit kültürlerinden etkilenmiş, kendileri ise İrani Akameniş (Pers) kültürünü etkilemişlerdir. Urartu bir halk adından ziyade Ermenistan, Doğu Anadolu ve kuzey Mezopotamya coğrafyalarında bir boylar federasyonu adı olmuştur.


Sümerler

Bereketli Hilal ve Sümerler

İlk başta Basra Körfezi ve Ervendrud bölgesinde yaşamış Sümerler, MÖ 5-4 bin yıllarında güney

Mezopotamya’da büyük bir uygarlık kurmuşlardır. Sümerlerin ırk kökeni açıklığa kavuşmamakla birlikte Türkmenistan'da ortaya çıkarılmış olan Anau (Anav) kültürü ve halkı ile bağlantılarını gösteren arkeolojik ve kültürel bulgular vardır.

Dillerini Gürcü ve Bask dillerine bağlayanlar ve Hint-Avrupalı olduklarını düşünenler de olmuştur.

Sümerlerin Güney İran halkları Araplar, Lorlar, Farslar ve özellikle Beluçların genetik-ırksal yapısında etkili oldukları ileri sürülmüştür. Hint-İrani dilleri konuşan Nordik topluluklar eski çağlarda, İran’da yaşıyorlardı. Onların girişine değinen en eski tarihsel belgeler MÖ 2000 yılındadır. Onların İran’da egemen öğe olmaları MÖ 1300’lerden sonra başlar. Bu İranilerin Zağros Dağları’nda görüldüğü en eski tarihtir. İranilerin, İran topraklarına gelmeden önceki son yurtları büyük olasılıkla Tacikistan ve Afganistan olmuştur. MÖ 1400-MÖ 600 yılları arasında birkaç aşama göç dalgaları ile bölgeye gelen önemli gruplar Medler, Persler ve Partlar, Baktriyanlar, Sogdlar, İskit-Sakalar, Hirikaniker vs. olmuştur. Medler kuzeybatı İran, Persler güney, Partlar Horasan ve Hirkaniler Mazenderan bölgesine yerleşmişlerdir. Yerli halklar ve göçmen İranilerin karışımı ile yavaş yavaş yerli halklar dilsel açıdan tamamen yok olmuştur.


Medler ve Persler

Medler ve Persler İran’a aynı dönemde gelmiş (M.Ö. 1200’lü yıllarda) ve yerli Zağrokaspiyen halkları yok etmişlerdir. Med halk birliğinde 4 İrani kabile (Busay, Paratakinos, Stravkates, Arizantoy) ve 2 İrani olmayan kabile (Magoylar ve Busioylar) vardı. MÖ 1. bin yıllarda Medler, bütün doğu Zağros’u ellerinde tutuyorlardı. MÖ 9. yüzyılda daha batı kesimlerde yaşayan Medler, artık iyice yerli İrani olmayan halklarla karışmış durumdalardı. Zağros bölgesinin İranileşmesi MÖ 750-550 yıllarında tamamlanmıştır. Med uygarlığı tamamiyle karışık bir uygarlık olmuştur. İrani öğelerden başka yerli Zağroskaspi, Urartu, Asur ve Elam kültürlerinden oluşmuştur. Bazı araştırmacılar İrani olmayan Med kabilelerinin Türk olabileceklerini ileri sürmüşlerdir. Medlerle birlikte İran’a gelen Persler, ilk önce Urmiye Gölü çevresinde, Parsuva’da yerleşmiş, daha sonralar güneye doğru inmiş ve orada Akameniş devletini kurmuşlardır. Persler, Medlerin tersine kent hayatına geçmemiş ve 6 köyde oturanlar, 4 göçebe aşiretten oluşmaktadır.


Kürtler


Kürtlerin etnik köken ve yapıları tam olarak açığa kavuşmamışsa da dilleri kuşkusuz İrani dillerinin batı koluna dahildir. Bu dil, Farsça’dan sonra, batı İrani dillerinin en önemlisi sayılır. Ortaçağ Kürt edebiyatı 11. ve 18. yüzyıllar arasında Kurmanci lehçesi esasında Botan, Hakkari, Behdinan ve Bitlis’deki yerel feodal hanlıklar döneminde gelişmiştir. Kürt edebiyatının düşüşü 18. Ve 19. yüzyıllardan başlar. Bundan sonra edebi merkez daha güneye, Kuzey Irak’a kayarak Süleymani ve Mukri gibi ağızlar, edebi Kürtçe’nin temelini oluşturmuşlardır. Bu ağızlar, Sorani lehçesine dahildir. Kürtçe’nin eski İrani Med dilinin devamı olduğu savı kanıtlanmamıştır. Med dilinden günümüze herhangi bir yazılı yapıt ulaşmamıştır.


Kürtçe; Türkçe, Farsça, Arapça ve Ermenice’nin etkisi altında kalmış ve Farsça gibi Beluçca ile Peştuca’nın tersine önemli fonetik değişikliklere uğramıştır.


Kürtler İran’ın kuzeybatısı ve bugünkü Irak topraklarında kısa süreli bağımsız yönetimler kurabilmişlerse de; bu devletçikler Türklerin kurduğu büyük devletlerin tersine bütün İran’a yayılmamış kısa süreli bölgesel güçler olarak kalmışlardır.


854 yılında Hezbani aşiretine bağlı Revvadi boyundan Muhammed İbni Şeddad, Azerbaycan’da Kürt Şeddadi devletini kurmuştur. Revvadiler Devin-Kürtlerindendi. Revvadiler, Azerbaycan’da Kürt Revvadi devletini kurmuşlardı.


Kürtler soy ve dini inançtan ziyade dil birliği arasında sınıflandırılmış bir halktır. Kürtler hiçbir zaman kendi bağımsız ve birleşik devletlerini kuramamış ve komşu devletler ve halklar, Kürtlerin bağlı olduğu aşiret yapısını böyle bir şeyin gerçekleşmesini önlemek için başarıyla kullanabilmişlerdir. Kürtlerin birleşik bir siyasi birim kuramamalarında bu aşiret zihniyeti rol oynamıştır. Genelde orta boylu, siyah ve dalgalı saçlı, siyah gözlü, buğday veya esmer tenli olan Kürtlerin genetik ve ırksal kökeni ve yapısı açıklık kazanmamıştır. Kesin olan, Kürtlerin çok eski dönemlerde, bölgede yaşayan yerli halklarla buraya daha sonra gelen Türk, Sami ve İrani dilli topluluklarla iyice karışmasıdır. Fakat dil açısından İrani öğe diğerlerine daha hakimdir.


Mezopotamya’nın eski imparatorluklarında ‘’Kürt’’ sözcüğüne benzeyen adlar taşıyan dağlı aşiretlere çok değinilmiştir. Kürtlerin genellikle Guti’lerin devamı oldukları iddia edilmektedir. Bunların bölgede yaşayan Lulubi (Lulu), Hurri, Asuri, Urartu, Med vs. ile karıştıkları kesindir. İrani Sasani ve hatta İslami dönemden uzun süre sonra dahi, Kürt aşiretlerine Rem denmiştir. Kürt sözcüğü ise belirli bir etnik grup adı olmaktan ziyade göçebe, çoban ve dağlı anlamlarında kullanılmıştır. Bugünkü Mazenderanice’de ‘’Kürt’’ kelimesi ‘’Çoban’’ anlamında kullanılmaktadır.


Kürtler tarihsel süreç içinde komşu halklar Azerbaycan Türkleri, Türkler, Ermeniler, Samilerden Arami, Arap, Yahudi, Asuri ve İranilerden Lek, Lor vs. ile karışmış ve karışmaktadır.


Çeşitli gruplardan oluşan Kürt Sencabi aşireti arasında Sofu, Hüsrev, Kolkol, Aliveli vs. gibi Irak’tan gelen Kürtlerin yanı sıra Siminved, Celilvend, Surheki gibi etnik Lekistan kökenliler de vardır. Bazı araştırmacılar Sencabileri bir bütün olarak Lek kökenli sayar. Sencabilerden Baki aşireti kendilerini Arap soyundan kabul eder. Kelhar Kürtleri kendilerini Yahudi Ruham veya Nebukednesr (Nabukadnezar-Babil) soyundan sayar. Bunlarda çok sayıda İbrani isme rastlanmakta ve fizyotip olarak Yahudilere benzedikleri söylenmektedir.


Tarihte Azerbaycan bölgesinde Türkleşmiş Kürtler olduğu gibi Kürtleşmiş Azerbaycan Türkleri’ne de çok rastlanır. Azerbaycan Sehend bölgesinde Azerbaycan Balkanlı boyunun Kürt kökenli olduğu ileri sürülmüştür. Azerbaycan’ın Sulduz bölgesinde Azerbaycan Karapapak Türkleri aşiretinden bir kısmı Kürtleşmiştir. Kürt Gelbağı aşiretinin Kürtleşmiş Azerbaycan Türkü olduğu bilinmektedir.


Kürtler 7. yy.’da Araplar’ın etkisiyle, Müslüman olmuşlardır. Günümüzde İran Kürtlerinin çoğu Sünni Müslüman’dır. Geriye kalan kısmı ise Şii mezheplerine bağlıdır. Revanser’den İlam’a dek yerleşen Kürtler Caferidir. Kelhar ve Sencabi aşiretleri ile Horasan Kürtleri Şii’dir. Kirmanşah ve İlam’da yaşayan Kürtlerden bir kısmı (özellikle 300.000 Gurani) aşırı Şii Ehl-i Hak mezhebindendir. İran devletince bu mezhep İslam dışı olarak tanınmıştır. Horasan Kürtleri, Türk Azerbaycan kültürünün etkisi altındadır.


Eski İslami kaynaklarda bütün Kürt, Lor, Lek ve Guran dillerini konuşan aşiretlere Kürt denmişse de, günümüzde dil temel alınarak ve bağlı olduğu aşiretlere bakılarak, isimleri sayılan halkların hepsi ayrı bir millettir.


Lorca, Farsça ile Kürtçe arasında geçit aşamasını teşkil eder. Farsça ve Lorca Orta İranice’nin (MÖ 3. yy.-MS 9.yy.) devamı sayılır. Bazı dilciler, Lorca’nın bin yıl önce Farsça’dan ayrıldığını savunurlar. İrani dillerinin güney batı koluna dahil diller ve bu arada Lorca, eski İrani Perslerin topraklarında konuşulmaktadır. Halbuki İrani dillerin kuzeybatı grubuna dahil diller ve bu arada Kürtçe, eski İrani Medlerin topraklarında yayılmışlardır. MÖ 3.yüzyıla dek Med ve Pers bölgelerinin dilleri arasında önemli fark yokmuş. Kürtçenin, Lorca, Beluçça ve Gilekçe gibi son iki bin yılda oluştuğu düşünülmektedir.


Kürtçe ve Lorca ortak kökene sahip olmalarına rağmen, Lorca Kürtçe’nin herhangi bir lehçesi değildir. Lekçe, Kürtçe’nin özellikle İlam ve Kirmanşah eyaletlerinde konuşulan güney lehçeleri ile Lorca arasında geçit bir dildir. Lek dili, Kürtçe’nin güney lehçelerine, Lorca da Farsça’ya benzerlik göstermektedir. Günümüzde Kürtçe ve Lorca dilleri kesinlikle iki ayrı fakat akraba dil sayılırlar. Öte yandan Lorca ve Lekçe arasında da çok büyük farklılıklar vardır. Eskiden ''Kürt'' kelimesi, çoban ve göçebe anlamlarında bütün batı İrani kabileler örneğin Kürt, Lor, Lek, Guran ve Zazalar için kullanılmıştır.


Lekçe, Kürtçe’nin güney lehçesi olan Kelhori ve Kermanşahiye çok yakındır. Fakat kuzeye ilerledikçe Kürt ve Lekler arasında dilsel ve kültürel farklılıklar birbirinin dilini anlamayacak kadar artmaktadır. Lekçe, Guranca’ya da yakındır. Lekçe gibi Guranca’da kesinlikle Kürtçe’nin bir lehçesi değildir. İran’da Leklere genelde Lor denilse de, Lorca ve Lekçe iki apayrı dildirler. Lekçe Kuzey İrani dillerden olup Kürtçe’ye daha yakın olduğu halde, Lorca güney İrani dillerdendir ve Farsça’ya daha yakındır. Lekler ve Kürtler arasında kesin sınırları çizmek çok zordur. Leklerle, İlam Kermanşah eyaletleri Kürtleri arasında önemli kültür ve dil yakınlığı vardır. Leklerin büyük çoğunluğu Şiiliğin Ehl-I Hak mezhebine mensuptur.


Guranlar, Kürtlerin arasında yaşayan fakat Kürtçe’den ayrı bir İrani dili konuşan halktır. Guranca, Kürtçe’ye yakın olmakla birlikte ayrı bir dildir. Lekçe ve Zazaca’ya daha yakınlık göstermektedir. Guran’ların hepsi, Şiiliğin Ehl-i Hak mezhebindendir. Bu mezhep,Türkiye’deki Aleviliğe benzemekle birlikte, Hz. Ali merkezi konumda olmayıp, kendilerine ait tanrılaştırılmış Sabak adlı şeyhleri bulunmaktadır. Guranca’ya Awramani dili de denilmektedir. Guranca, Kürt lehçelerinden Soranice’yi önemli oranda etkisi altına almış ve Kurmanci lehçesini konuşanlar tarafından anlaşılmasını önleyecek ölçüde bu lehçeyi değiştirmiştir.


Kürtlerin köken tahminim…


Kürtlerin atalarının, Turani kavimler olarak Zağros Dağları bölgesine gelmesi MÖ 2.yüzyılda İskitler ile başlamış, MS 3. ve 4. yüzyılda Hunlar ile sürmüştür. Hun ve İskit dönemi öncesi Anadolu-Orta Asya-Sibirya kökenli Ön-Türk kültürlü ve bitişgen dilli boy-kavim ve boy birliklerinin varlığı da kökene ışık tutmaktadır. MS 226 yılında güçlü Sasani İmparatorluğu’nun kurulması ile Orta Asya’dan gelen Turani kavimlerin akınları kesilmiş ve Zağros Dağları’ndaki Turani kavimler burada bulunan İrani kavimler ile karışmaya başlamış, töreleri ile birlikte dil etkileşimleri ve değişimleri başlamıştır. Zağros Dağları'nda yerleşik bulunan İrani kavimler Lor ve Lek’ler ile karışarak büyük ölçüde böylelikle ırk ve dil değişimine uğramışlardır. Bunun sonucunda günümüzün Kürt halkının ilk tohumları atılmıştır. Zağros Dağları Mezopotamya’nın doğu sınırı olması nedeniyle, çok sayıda Bizans- Sasani savaşına (421-628) sahne olmuş ve bu savaşlar Kürtlerin dağlarda yerleşmesine yol açmıştır. Ayrıca Sasani İmparatorluğu’nun gücü ve imparatorluğun içindeki güçlü Türk unsuru nedeniyle İran ve Türk kültürü’nü almaya başlamışlar ve kendilerini Bizans’a karşı Sasanilerden saymışlardır. Dil yapılarını değiştirmekle beraber dillerinde bulunan eski Türkçe kelimeleri kullanmaya devam etmişlerdir. Kürtlerin en saygı duyduğu, Medlerin Kürtlerin ataları olduğu tezini ilk ortaya atan kişi ünlü Rus Kürdolog V. Minorsky’nin 1900 lü yılların başındaki tespitine göre 8378 kelimeden oluşan Kürtçe sözlükteki kelimeleri köken itibarıyla tasnif etmiş ve ortaya aşağıdaki tablo çıkmıştır:


3080 kelime Eski Türkçe (Göktürkçe-Oğuzca)

2230 kelime Farsça

370 kelime Pehlevi Farsçası

2000 kelime Arapça

220 kelime Ermenice

108 kelime Keldanice

60 kelime Çerkesçe

20 kelime Gürcüce

300 kelime menşei belli olmayan (Kürtçe)


Sasani İmparatorluğu’nun 651’de yıkılmasından sonra Araplar ile temasta bulunmuşlar ve Müslüman olduktan sonra da din vasıtasıyla dillerine Arapça kelimeler girmiştir. Kürtçe’de ki erkek dişi zamirleri Farsça’daki gibi değil Arapça’daki gibidir. Kürtler, Araplar ve Türkler vasıtasıyla kuzeye doğru Anadolu’ya göç etmeye başlamışlardır. Kürtlerdeki aşiret yapısı da Araplardan geçmiştir. Kürtlerin ayrı bir halk olarak oluşumunu tamamladıktan sonra Anadolu’ya gelişleri Selçuklu Oğuz Türkleri ile birliktedir.


Fakat Kürtlerin güçlü aşiret yapısı ve Osmanlı devlet siyaseti olan Alevi-Şii Türkmen’e karşı Sünni Kürt’ü tutması nedeniyle, doğu Anadolu’ya yerleşen Oğuz Türkleri (Türkmenler) Kürtleşmiş ve Kürt-Türk karışımı sonucunda ''Kurmanç Kürtleri'' ortaya çıkmıştır. Doğu Anadolu’ya, Kuzey Irak ve Kuzeydoğu Suriye’ye yerleşen Türkmen köylüleri özellikle Akkoyunlu Devleti’nin yıkılmasından sonra (1501) kendilerini yalnız ve savunmasız hissetmişler, Osmanlı Devleti'nin desteklediği Kürtlerin güçlü aşiret yapıları sayesinde kendilerini korumaya almışlar ve onlara katılmak zorunda kalmışlardır. Bu sayede Aşiret ağasının dili olan Kürtçeyi konuşmaya başlamışlardır.


Fakat burada Türkmen köylülerinin dili olan Oğuzca, Kurmanç Kürtçesini etkilemiş ve daha güneyde yaşayan Sorani Kürtleri ile aralarında birbirlerini anlayamayacak kadar lehçe farkı oluşmuştur.


Elegeş Yazıtı (Güney Sibirya, Yenisey Nehri kollarından Elegeş) 650’li yıllarda yazılmıştır. Bazı yazarların iddia ettiğine göre bu yazıttaki ‘’KRT’’ kelimesi aslında Kürt değildir. Kürt çevriminin yanlış olduğu ortaya çıkmıştır. Orada ‘’Min körtül khan Alp Urungu’’ yani ‘’ Ben kuvvetli han Alp Urungu’’ yazmaktadır. Elegeş yazıtının 8. Satırındaki K(ÖÜ)RTLKN (Orhun abecesinde Ö ve Ü sesleri aynı tamga ifade edilir) harflerinden oluşan üç sözcük gösterilmiştir. ‘’ KÜRT El KaN’’ yani ‘’Kürt Eli Hanı’’ şeklinde okunmaya çalışılarak ileri sürülen bu görüş yanlıştır.


Doğru okunuş ‘’KÖRTÜL KHAN’’ yani ‘’Kuvvetli (kudretli, şiddetli) Han’’ anlamında olduğu aşikardır. Kuvvetli, şiddetli manasındaki ‘’körtül’’ sözü eski Türkçe sözlüklerde geçmektedir. (Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Şubat 98 112. sayı, sayfa 231)


Ayrıca Kürtler kendilerine Kürt dememişlerdir. Bu ismi onlara komşuları vermiştir. Aynı son dönemlerine kadar Osmanlılarda olduğu gibi, Osmanlılar kendilerine Türk dememişler fakat komşuları tarafından hep Türk diye hitap edilmişlerdir. Kürt kelimesi Hazar Denizi’nin güneyinde konuşulan Mazenderice’de ‘’Çoban’’ anlamına gelmektedir. Araplar Kürt’ün çoğulu (Kürtler) olan ‘’Ekrad’’ kelimesini kullanmışlar fakat bu kelime aynı dili konuşan insanlar için değil, dağlarda konar-göçer olarak yaşayan yerleşik tarıma geçmemiş ve hayvancılıkla uğraşan insanlar için kullanılmıştır. Buradan çıkan sonuç, Kürt halkının adının bir Türk boyunun adı olarak değil, dağlarda konar-göçer olarak yaşayan çobanlık yapan insanların adı olarak çıkmış olmasıdır. Zaten önemli olan kişinin kendini kabulüdür. Kürtler kendilerini ayrı bir millet olarak görmektedirler. Kürtçe de ayrı bir dil olarak bir halkın anlaştığı dildir.


Doğumuzdaki Kürtlerin geçmişine benzeyen, batımızda yaşayan Bulgarlar vardır. Bulgarlar’da aynı Kürtler gibi Orta Asya kökenli ve Oğuz soyundandır. Fakat Karadeniz’in kuzeyinden geçerek Tuna havzasına yerleşen Bulgarlar buraya geldiklerinde bozkır yerine sulak ovalar ve bataklıklar ile karşılaşmışlar ve Slavlara karışmışlar, Hıristiyanlığı benimsemişler ve dilleri de Slavca’nın bir kolu olmuştur.


Şu anda Bulgarlara Türk diyemiyorsak, Kürtlere de Türk’tür diyemeyiz. Onlar tarihin sayfaları içinde ayrı bir millet haline gelmişlerdir.


Kürtlerin bir kökeni var mıdır, yok mudur? İki tarafa göre de Kürt tarihi kitapları okudum ama hala beni tatmin edici bir gerçeği bulamadım. Kürt milliyetçileri tarihte Anadolu ve Mezopotamya’da yaşayan her halkı kendilerinin atası olarak kabul ediyor olabilirler. Sormak gerekir, Kürtçe kendine özgün bir dil midir? Niye başka dillerde olduğu kadar makul sayıda yabancı kelimeden çok daha fazlası var? Bütün dünyanın kabul ettiği tarih, gerçek tarihtir ancak. Masa başında ispattan yoksun tarih yazılmamalıdır. Kürtlerin kökeni, belirttiğim gibi birkaç gerçek veriye dayanarak hep varsayımdır, tahmindir. Zaten dillerindeki kelimelerin kaynağına bakarak ancak bu kadarı olabilir kanısındayım.


Kaynaklar:

1. Ethem XEMGİN. Kürdistan Tarihi. Doz Yayınları.

2. Rafael BLAGA. İran Halkları El Kitabı.

3. Ali Tayyar ÖNDER. Türkiye’nin Etnik Yapısı. Pozitif Yayınları 2002


Etnik Yapılanmada Kürt Dilinin Rolü


Hem Kürtlerin hem de Doğu Anadolu'nun Zaza diye bilinen halkının dillerinin İran alt grubunda ve Hint-Avrupa dil ailesi içinde olduğu görüşü vardır. Bugün yerleşik oldukları yöreye atalarının ne zaman geldiği bilinmemektedir. Ancak bu geliş MÖ ilk bin yıldan sonra değil, mutlaka daha öncedir. Kürtlerin MÖ 4. yüzyılda Cizre dağları dolaylarında (Gazirat İbn Umar) yerleşik olan ve Ksenophon'un ordularına saldıran Carduchi'ler olduğuna ilişkin inanç tutarlı değildir. Çağdaş söyleyişteki yumuşak benzerliğe karşın Carduchi'deki (-rd-) ile Kurd, o zamanki deyişiyle Kürt (-rt-) veya buna yakın bir söylenişi arasında bir bağlantı olamaz.


Goran dili Zazaca'yla en yakın ilişkili olanıdır. Bu ad aslında bir yakıştırmadır, ve konuşmalarındaki ‘’z’’ sesinin çokluğuna bağlı olarak Kürt komşularınca kendilerine takılmıştır. Onlar kendileri ve dilleri için Dimli adını kullanırlar. Yeterince açıklandığı gibi Dimli, Daylami'den, yani Hazar Denizi'nin Güneybatısının üst kesimlerindeki Gilan'nın Daylam yöresinden gelmektedir. Bu giderek, Zazaları köken olarak gene aynı bölgeden gelen Goran'a bağlıyor.


Zaza-Dimli'lerin Hazar'dan gelerek o sıralar Kürtlerin yerleşik olduğu bölgenin batısına yani şimdi yerleşik oldukları bölgeye risksiz geçmiş olmaları olasılığı zayıf olduğuna göre başka bir varsayımı ele almak gerekmektedir. Bu, Zazaların bugün Kürt bölgelerinin kalbi olarak kabul edilen yerde, yani Van Gölü’nün güney ve batısındaki topraklarda yaşadıkları ve kendilerinin ilerleyen Kürtlerce batıya göçmeye zorlandıkları varsayımıdır. Yerli Goran nüfusunun büyük ölçüde serfleştirilidiği Merkezi Kürt bölgeleri gözden geçirildiğinde Kürtlerin yerleşik Zazaları tümüyle yerlerinden sürmedikleri görülmektedir. Her ne kadar güçler dengesi bölgedeki diğer halklar, özellikle Hıristiyan Ermeniler ve Asurluların varlığına bağlı olarak karmaşık olagelmişse de, Kürtlerin Türkiye coğrafyasındaki kabile olmayan köylü yapısının büyük bir kısmının Dimli konuşan Kürt-öncesi bir İran bölge nüfusundan gelmiş olması artık kesin olarak bilinen bir gerçektir. Türk boylarının daha sonraki göçe zorlamalarının bunu değiştirecek bir etkisi olmayacaktır.


Kaynakça:

Christensen, A.: Les dialectes d'Awroman et de Pawä, Copenhagen 1921.

Edmonds, C. J.: Kurds, Turks and Arabs, London 1957.

MacKenzie, D. N.: "The Origins of Kurdish", Transactions of the Philological Society, 68-86, 1961.

Minorsky, V.: "The Guran", BSOAS XI, 1: 75-103, (Universty of London), 1943.

1) V. MacKenzie, 1961. (s.74) "Medyana yorumlanabilecek bir özellik, yani hw'nin f'ye dönüşümü..." ‘’o günden bu yana yanıltıcı olduğu kanıtlanmıştır. Oysa, özellikle Medyan'dan bilinen (ne yazık ki çok az biliniyor) şeylerle uyumlu olan hiçbir özelliği yok Kürtçe'nin, fakat onu oradan ayıran bazı şeylere bakarak Kürtçe'nin doğrudan Medyan'dan geldiğine ilişkin varsayımın hiçbir geçerli nedeni yoktur.’’

2) Edmonts, 1957: 12-42. V. Minorsky, 1943, 77 ff.

3) A. Christensen, 1921: 8, quoting F. C. Andreas.

4) V. Minorsky, 1943: 86.

Yazan: David N. MacKenzie


Kürtler – Rüzgarın Savurdukları


1514 yılı, Ağustos ayının son haftasına girilmişti. O gün kuşların ve ağustos böceklerinin ötmediği bir gündü. Osmanlı ordusunun sağ kanadına Safevi süvarileri saldırıyordu, başlarında Şah İsmail’in sağ kolu Mehmet Han Ustaclu vardı. “Çabuk takviye!” diye bağırdı Sultan Selim. “Merak buyurmayınız sultanım” dedi sadrazamı Hersekzade Ahmet Paşa ve devam etti ; “Emir Şeref kulunuzun Kürt birlikleri ihtiyatta bekliyorlar”. Gerçekten de Anadolu beylerbeyi Sinan Paşa komutasındaki Anadolu ve Karaman birlikleriyle beraber savaşan Kürtlerin de yardımıyla sağ kanattaki Safevi saldırısı durduruldu ve yoğun top ateşi Mehmet Han Ustaclu’nun işini bitirdi. Artık bütün güç soldan saldıran Şah İsmail’in üzerine gönderilecek ve Şah Tebriz’e kadar arkasına bakmadan kaçmak zorunda kalacaktı. Artık Osmanlılar’a Bağdat yolu gözükmüş, Emir Şeref’de kendisini zindana attıran Şah İsmail’den öcünü almıştı.


Aslında Kürtler o tarihlerde öncelikle İran Şahı’na daha yakındılar.1508 yılında Şeref Han Şah’a bağlılığını sunmak için sarayına gitmiş ancak Şah onu ve maiyetini zindana attırmıştı. Bu durumda Sultan Selim’e bir şans doğuyordu zira Doğu Anadolu’nun Türkmen nüfusunun çoğu Şii ve Alevi idiler ve de Şah İsmail’e sempati duyuyorlardı. Bu nedenle Türkmen’lere ne kadar az güvenilirse yukarıdaki sebepten Kürtlere o kadar çok güvenilirdi. Osmanlılar’ın ırkçılığı tamamen reddeden devlet siyaseti, bu Osmanlı-Kürt ittifakının doğmasını kolaylaştırıyordu. Sonunda beklenen oldu ve yaklaşık 25 kürt aşireti 1514’te imzalanan bir antlaşma ile Özerk bir Osmanlı eyaleti oldular.


“Kur-ti-e” isimlerinden, Helenistik çağda “Korduene” ve Roma belgelerindeki “Gordoya” gibi bölge isimlerinin Kürtlerle bağlantısı kurulabilir. Yine Helen tarihinin İskender’den başka doğuya sefer yapan tek komutanı olan Ksenephon’un Irak’ta “Karduklar” denilen vahşi bir kabilenin saldırısınauğradığını bilmekteyiz. Vladimir Minorski Kürtlerin İran asıllı olduğunu , Urmiye Gölü ve çevresinin Kürtlerin anayurdu olduğunu ve buradan etrafa yayıldıklarını söyler. Arap yazılarında da “Kurd” çoğul anlamda “Ekrad” isminin Mezopotamya’nın kuzey ve doğusunda yaşayan göçebe aşiretlere verildiğini görüyoruz. Aynı belgeler 10.yy’da bu halkın Araplarla çatışma halinde olduğunu yazar.

Kürtçe’nin tarifi Britannica ansiklopedisinde şöyledir: “K.Irak, Suriye, B.İran, G.D.Anadolu’da yaklaşık 25 milyon kişi tarafından konuşulan İran dili”. Kürtçe Büyük İran dil ailesinin V.Minorski’ye göre K.B. öbeğine bağlıdır. Ana Lehçe olarak dil bilimciler Kürtçe’yi ikiye ayırırlar;


1-Kurmançi lehçesi: K.Irak, GD.Anadolu, Suriye’de yaygındır.

2-Sorani lehçesi : İran ve D.Irak’ta yaygın konuşulur.


Tatiana Aristova’ya göre; Kürtlerin toplam nüfusu konusunda belirli bir rakam söylemek zordur, çünkü birçok batılı ve Rus-Sovyet kaynaklar arasında büyük bir rakam kargaşası vardır. Gerçekten de özellikle 19.yy sonu itibarıyla ve yakın zamana kadar hatta belki şimdi bile Kürt’lerin hareketli, yer değiştiren yapısı yüzünden bu zorluklar ortaya çıkmaktadır. M.Vagner şunu söyler; “Kürdistan istatistiğine ilişkin çok kıt bilgileri göz önünde tutarsak, ayrıca çok sayıdaki göçer aşiretlerin muazzam topraklar üzerindeki dağınıklığını da hesaba katarsak, Kürtlerin nüfusunu sayıyla ifade etmek çok zordur”.


Osmanlı İmparatorluğunda ilk nüfus sayımı 1831 yılında yapıldı. Bu nüfus sayımına göre ülkedeki halkların etnik kimliği, Arap ve Kürt nüfusun milliyetlerini açıkça belirtmeden “Müslümanlar” olarak kaydedilmişti.


Araştırmamızın devamında da bazı örneklerde görüleceği gibi, kendini Türk olarak tanımlayan Kürtler veya Kürt olarak tanımlayan Türkler vardır. Bu sebeple bu sayılar kendisine açıkça Kürt diyen ve Kürt etnik yaşam tarzını kısmen de olsa yaşayan insanların nüfus toplamlarıdır.


Kürtlerin özbilincinde iki unsur açık seçik öne çıkmaktadır; Dinsel ve etnik yanlar. T.Aristova’ya göre, din Kürtlerin varlık ve bilincine öyle güçlü etki yapmıştır ki, etnisite bilinçlerinde çoğu kez etnik mensubiyetin yerini dinsel mensubiyet almıştır. Zaten Osmanlı imp.’da da ulusal kimlik hep dinsel kimliğe dönüştürülmüştür. Bu sebeplerden Kürt kendini önce Müslüman sonra Kürt olarak algılıyordu. Kürtlerin çoğu sünni müslümandır; mezhep olarakta şafidir. Kirmanşah, Hanekin,Tuzhurmatu, Mendeli ve Süleymaniye bölgelerinin Kürtleri Şii müslümandır. T.Aristova ve A.H.Layard , Kürtlerde islam öncesi kendine özgü öğretileri ve tapınma şekilleriyle farklı sekter (katı görüşlü) grupların varlıklarını bugün bile sürdürdüğünü belirterek, bunların öncelikle iki gizli zümre , Yezidiler ve Ali-Allahiler olduğunu söyler. Ne var ki aynı araştırmalara göre,Yezidilerin çoğu, büyük bir katılıkla kendileri ile müslüman Kürtler arasında karşıtlık kurar ve kendilerine “Kürt” dendiğinde alınırlar.


Ermenistan, Gürcistan, İran, Suriye ve Türkiye'de de cemaatleri bulunan Yezidilerin bugünkü toplam sayısının 800.000 civârında olduğu tahmin edilmektedir. Bâzı bilimsel araştırmalar ise Yezidilerin nüfusunun çok daha fazla olduğu yönündedir. Ayrıca başta Almanya ve İsveç olmak üzere Avrupa ülkelerinde de birçok göçmen Yezidi yaşamaktadır. 1970'li yıllara kadar Urfa, özellikle de Viranşehir'de yoğun olarak yaşayan ve sayıları 80.000'i bulan Türkiye Yezidileri, 1980'lerle beraber ülke dışına göç etmeye başlamışlardır.


Yezidileri aşağılayan diğer müslüman gruplar onları şeytana tapanlar diye de adlandırırlar. Çağdaş bazı Kürt yayınlarında, bazı yazarların Osmanlı imp. politikasını suçlayıcı ifadelerine ve bu siyasetin düşmanca olduğu fikrini ortaya attıklarına rastlıyoruz. Ancak Osmanlıların oluşturmaya çalıştığı ''ulus'' yapısı , etnisitenin özbilincinden kopup asimile olmadan, fakat diğer etnik gruplarla kaynaşarak bir Osmanlı halkı oluşturmaktı. Bu sebeple yalnızca Kürtler değil, Ermeniler, Türkmenler, Tatarlar, Çerkezler, Gürcüler, Abazalar, Arnavutlar ve Boşnaklar, Sırplar, Araplar, Rumlar, Bulgarlar yerleri değiştirilerek diğer halklarla birliktelik kurmaları sağlanmak istenmiştir.


Zorlamaya gelince, 14. ve 16. yy’dan bahsettiğimizi, o dönemin zalim krallar, acımasız savaşlar ve yağma imparatorlukları dönemi olduğunu, ayakta kalmanın, tavizsiz bir duruş ortaya koymaya bağlı olduğunu unutmamak gerekir.


Sonuçta sömürgeci-emperyalist bir hareket olduğu doğru olabilir fakat o yılların, zaten imparatorluklar çağı olduğunu kaçırmamak gerekir. Aynı yıllarda batıda, kraliçenin verdiği yetkiyle donatılmış, silahlanmış korsanlar, Atlas Okyanusu’ndaki İspanyol gemilerini yağmalayarak, Kral Ferdinand’ın İspanyol altınlarıyla İngiltere hazinesini doldurmaya başlamışlardı. Yağma ve hırsızlıkla yeni bir süper güç ortaya çıkıyordu; Britanya İmparatorluğu !


Diğer pek çok imparatorluk gibi, kaba kuvvet, gasp, yağma ve kanla kurulan bu imparatorluk bir kaç yüzyıl içinde gözünü doğuya ve tabii ki, Türklerin ve onların hakimiyeti altındaki Kürt ve Arapların yaşadığı zengin hammadde kaynağı topraklara çevirecekti.


Sonuçta T.Aristova, özellikle D.Anadolu’daki şehirlerin, çok ulusluluk yönünden, nüfusun etnik yapısının en büyük çeşitliliği gösterdiği yerler olduğunu söylemektedir. Örneğin Diyarbakır, ünlü bir kent, dinsel ve sivil kurumlarıyla birlikte büyük bir idari kültür ve ticaret merkeziydi. 19. yy ve 20.yy başlarında kent nüfusu, Türk, Kürt, Ermeni ve Yahudilerden oluşuyordu. Ayrıca Yezidiler ve Şemsi Kürt’ler de vardı. Aynı dönemlerde Irak Kürt bölgesinde bilinen başlıca şehirler, Musul, Rewandiz, Amediye, Kerkük, Erbil, Süleymaniye vd. dir. Bu kentlerin nüfusunun çoğu Kürttü, İngiliz yazar Edmonds bunlardan sadece Kerkük’te hakim nüfusun Türk olduğunu yazar. En eski şehirlerden biri Süleymaniye’dir. Burada 100 yılı aşkın süredir halkın etnik yapısına hakim olan unsur Kürt’lerdi. Bazı mahalleler Ermeni ve Yahudilere aitti. Edmonds 20.yy’ın 2. yarısındaki Kerkük’ten söz ederken, nüfusu Türkoman’ların oluşturduğunu yazmaktadır (Edmonds Türk’lerden böyle bahsederdi). A.M. Menteşaşvili, 1.Dünya Savaşı'ndan önceki dönemde Kerkük nüfusunun 30.000 olduğunu ve mahallelerin çoğunun Türkler tarafından iskan edildiğini yazar. Buna karşılık kentin etkili aristokrat ailelerinden bir kısmı Kürt’tü ancak kendilerine Türk diyorlardı.


10. yy’a kadar çok ayrıntılı belgelere rastlayamadığımızı, daha önce de ifade etmiştik. Fakat bu tarihten itibaren elimizde hiçte azımsanmayacak, ”Mesudi”, “İstahri” gibi yazarların yazdığı Kürt kabile ve merkezleri hakkında bilgi veren belgeler bulunmakta olup, Arap yazarlar da Zevzan, Hilat, Azerbaycan, Fars gibi bölgelerden bahsederken yazı içinde Kürtlerden sıkça bahsetmektedirler. Bitlis Emiri Şerafeddin’in torunu olan “Şeref Han” ın yazdığı “Şerefname”de bize Kürt tarihi hakkında önemli ipuçları verir. 7 ve 11. yüzyıllarda Kürtlerin karıştıkları olaylarla adlarını iyice duyurduklarını, bu tarihlerden itibaren Mervaniler ve Hasanveyhliler gibi Kürt hanedanlarının ortaya çıktıklarını görürüz.


Bu aşiretler birer Derebeyi statüsü ve sistemi içinde yaşamaktaydılar. 10.yy’dan sonra çeşitli Türk kavimlerinin dizginlenemeyen yayılması Kürt bölgelerine de ulaşır. Türkler hemen hemen bütün Kürt hanedanlıklarını ortadan kaldırırlar, yerlerine Türk hanedanları geçirirler. Tam Türklerle asgari müştereklerde uzlaşıp yeniden bazı yönetim birimlerini elde etmeye başladıklarında bu kez de ortalığı kasıp kavuran Moğol istilasına uğradılar. Moğollar Kürtleri iyice ezdiler. Siyasi etkinliklerini tamamen yok ettiler. Bulundukları eyaletler Moğol emirlerce yönetildi. Moğol istilasından sonra bu bölgeler Karakoyunlu ve Akkoyunlu Türkmen sülalelerinin etkisine girdi. Bu hanedanlar Kürtleri dinsel ve siyasi kavgalara sürüklediler. Bu da geniş çapta nüfus hareketlerine sebep oldu.


Gerek Akkoyunlu ve Karakoyunlu, gerekse Selçuklu hegemonyasında yaşayan Kürtler, zaman zaman kendilerine yetki ve ayrıcalıklar tanınmış dahi olsa hallerinden çok da hoşnut değillerdi. Kaderin bir cilvesi olarak Selçuklu iktidarında yaşayan Türkmenler’de rahatsızdı. Hal böyle olunca tarih, bölgede etkili olan bu devletlerin çöküşüne, Moğol istilası ve ardından yeni bir devletin doğuşuna sahne olacaktı.


Osmanlılar ilk başta (Yıldırım Bayezid’e kadar), Anadolu’da yaşayan bütün müslüman halklarla saygılı ve dostane bir ilişki içindeydiler. Buna Kürt’ler de dahildi. Onlar için bu halkların saygısını kaybetmek kabul edilemeyecek bir şeydi zira gözünü batıya çevirmiş olan bu gazi devlet’in doğusu yani arkası müslüman aşiretler diyarı idi. Osmanlılar sırtlarını emniyete almak istiyorlardı. Bu noktaya önem vermeyen Yıldırım Bayezid, bedelini çok ağır ödedi. Timur istilası Anadolu’yu kasıp kavurmuş, Kürtler de bundan nasibini almıştı. Fetret Devri (1402-1413) bitiminde Osmanlı siyaseti özellikle Fatih Sultan Mehmet’le birlikte hayli değişti. Kısaca İslam belirleyici olmaya devam ediyordu ancak Türklük bir ölçüde ikinci plana atılmıştı. İlerleyen yıllarda Osmanlılar diğer Türk asıllı devletlerle hiç te iyi geçinmeyecekler, kendi içindeki Türkmen nüfusunun (çoğu Şii kökenli olduğundan) kaynamalarına ve diğer “Safevi ve Memluk” gibi devletlere olan yakınlaşmalarına sert şekilde müdahale edeceklerdi. 16.yy’ın başları Sünni Kürtler’le Osmanlı iktidarının yakınlaşmalarının başlangıcı idi. 1502 Şerur Savaşı sonrası Safevi şahı Şah İsmail, Bağdat’tan Maraş’a kadar olan bölgeyi ele geçirdi.


Kendisi Şii olduğundan Sünni Kürt’lere karşı çok sert davranır. Osmanlılar Safevilerle savaşınca, Kürtlerin derebeylikleri iade edilir. Çaldıran Savaşı’ndan (1514) sonra 25 kadar Kürt beyi Osmanlı egemenliğine girer. Osmanlılar da bu jeste karşılık, Kürt beylerine özerklik tanıdılar. 1689 Kasr-ı Şirin antlaşmasıyla, Osmanlı-İran sınırı daha da kesinleşti. İranlılar Zagros Dağları’nın arkasına çekildi. Kürt’ler de Kafkasya’ya kadar Osmanlı vatandaşlığına geçtiler. Kürtlerdeki beylik sisteminin 19.yy sonlarına doğru, Hakkari, Bitlis, Süleymaniye ve İran’da ortadan kalktığı belirtilir. Ancak bu siyasi anlamda merkezi otoriteye karşı resmi olarak ve “Bey” sıfatıyla temsil edilme anlamındadır. Bu da doğaldır çünkü çağdaşlaşmaya çalışan Osmanlı yönetimi bölge sorumluluğunda ,“valilik” sistemini oturtmaya özen gösterir. Buna rağmen Kürt bölgelerine atanan çok sayıda Kürt vali bulunmaktaydı.


Bunun dışında Kürt’lerin aşiret ve derebeylik yaşayış tarzı sürmeye devam etmiştir. Kırım Savaşı (1853-56) sırasında Ruslar Kürt alayları kurdular. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra arka arkaya bazı Kürt ayaklanmaları olur. Hakkari, Bahtiran, Bohtan, Şeyh Ubeydullah ayaklanmaları ekonomik olmaktan çok gelenek ve dinsel içerikli ayaklanmalardır. 1.Dünya Savaşı öncesi bazı Kürtlerin yöredeki Nasturi ve Ermenilere karşı şiddet hareketlerinde bulunduklarını görürüz. Başkent İstanbul’da yaşayan bazı Kürtlerin ayrılıkçı düşünceleri 20.yy’da başlar. Şurayı Devlet reisi olan Seyyit Abdulkadir 1908’de İstanbul’da “Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti’’ ni, 1919’da da D.Anadolu’da bir Kürt devleti kurmak amacıyla, “Kürdistan Teali Cemiyeti’’ ni kurdu. Tüm bu çabalar tarihe adını yazdırmış olsalar da, Kürt halkı tarafından geniş çapta desteklenmedi.


Pehlevi Hanedanlığı’nın başlarında (1925-79) Rıza Şah, İran’daki aşiret reislerinin nüfuzunu iyice kırdı. Amacı merkezi yönetimi güçlendirmekti. Bu arada bazen İngilizlerin bazen de Almanların bölgedeki gizli servis çalışmaları, Kürt aşiretlerini kışkırtmaya başladı.1922’de çok sayıda aşiret reisi sürgün edildi. Yerel bazı ayaklanmalar olduysa da bastırıldı. Aşiretler belli yörelere zorla yerleştirildi. Ancak iktisadi ve toplumsal yapı değişmediğinden beylerin ve ağaların etkisi aynen kaldı. 1920 Sevr antlaşmasında Kürtlere özerk bir cumhuriyet kurma hakkı verildiyse de hiç onanmadı ve işin ilginci Anadolu’da yeterli Kürt halk desteğini bulamadı. Anadolu Kürtleri Ankara hükümetine bağlılıklarını bildirerek ilk TBMM’de demokratik olarak temsil edildiler. Ankara’nın kurduğu düzenli orduya asker verdiler ve yerel direnişlerde Fransız’lara ve Ermeni’lere karşı başarılı oldular.


Bu kısım çok ilginçtir; zira 1.Dünya Savaşı’nda, İngilizler Kürtlere, kendilerine destek vermeleri için vaatlerde bulundular. Ancak savaş sona erdiğinde Kral Faysal’ın şahsında iyi bir ortak bulmuş olan İngilizler verdikleri tüm vaatleri bir kenara bıraktılar. Bu etkili olmuş mudur bilinmez ama Kürtler Ulusal Kurtuluş Savaşı'na destek verdiler. Tabii bir diğer belirleyici unsur müslüman topraklarının hıristiyanlarca işgal edilmiş olmasıydı. Fransızların yerli Ermenilere Fransız üniforması giydirmeleri de yaptıkları en büyük hatalardan biriydi. Ermeni çetelerinin bölgede Kürtleri de ayırmadan yapmış oldukları şiddet hareketlerinin Kürtlerin taraf belirlemesinde etkisi olduğu düşünülebilir. Tabii son olarak ta yeni kurulmakta olan bir, büyük millet meclisi fikri ve büyük olasılıkla yeni bir iktidar ve yeni bir devlet ideali, heyecan ve ümit uyandırmış olmalıdır. Ankara’nın propagandasını başarıyla yaptığı özgürlük, eşitlik, kardeşlik kavramları ve gerek Osmanlı gerekse, İngiliz emperyasını da kapsayan anti emperyalist fikirler, halkın cephe alacağı hedefi belirlemesini sağlamış gözükmektedir.


Irak Kürtleri ise kendilerine kazık atan İngilizlere ve Faysal’a karşı ayaklandılar. İngiliz hava kuvvetleri ve Faysal’ın “Yeni Irak Ordusu” birlikte ayaklanmayı bastırdı. Ayaklanmanın lideri şeyh Mahmut Barzani 1930’da teslim oldu. Molla Mustafa Barzani ve gerillaları ise savaşı 1945 Eylül'üne kadar sürdürdü. Daha sonra aşiretiyle beraber İran’a sığındı. Mahabad’daki Kürdistan Özerk Cumhuriyeti’nin hizmetine girdi. Mahabad Kürdistan devleti 1941 yılında Sovyet ve İngiliz birliklerinin İran’a girmesi sonucu oluşan siyasi ortamda kurulmuştu. Bu tarihte Kürtler merkezi yönetimin baskısından kurtulunca özerklik çalışmalarına başladılar. Mahabad, Sovyet yönetiminde kalmıştı. Burada Kürdistan Diriliş komitesini kurdular. Ekim 1944’te eylemlerini açıkça sürdürmeye devam edince, komite yöneticileri SSCB’ye çağrıldılar ve askeri ve parasal yardım sözü aldılar. Komite önderi Kadı Muhammet 22 Ocak 1946’da Kürdistan Özerk Cumhuriyeti’nin kurulduğunu açıkladı. Fakat siyasi ortam böyle bir devlet için uygun değildi. Sovyetler Mahabad’dan çekilince İran ordusu içeri girdi ve Kadı Muhammet ile diğerlerini tutukladılar. Barzani ise Sovyet Azerbaycanı’na iltica etti. Irak’a 1958’de dönebildi. O sırada Irak’ta General Abdülkerim Kasım liderliğindeki cunta başa geçmişti. İçeriğinde hem Arapların hemde Kürtlerin haklarını güvenceye alan bir anayasa çıkarmışlardı. Barzani kısa süreli bir özerklik aldı. Ancak Baas yönetimi kısa süre sonra tüm demokratik kurumlara yaptığı gibi Kürdistan Demokrat Partisini de suçladı. Barzani 1961’de Kasım’a bir nota verdi. Ara rejimin sona erdirilmesini ve özerkliklerinin tanınmasını istedi. Kasım buna karşılık Barzan yöresine saldırdı. Çatışmalar Kasım’ın ölümünden sonrada 1970 yılına dek sürdü. Mart 1970’de bir antlaşmayla Irak hükümeti Kürt varlığını kabul ederek Kürtlere özerklik verdi. Fakat 1975’te hükümet özerkliği sınırlamaya çalışınca çatışmalar yeniden başladı. Mart 1975’de İran ve Irak isyancıların desteklenmemesi hakkında antlaşma imzaladılar. Bu sayede tekrar geçici bir barış sağlandı. 1976’da özerkliğin tanınmaması ve Kuzey Irak Kürtlerinin Güney Irak’a zorla yerleştirilmeye çalışılması üzerine Celal Talabani ve gerillaları saldırıya geçti. Temmuz 1979’da İran’da da ayaklanma başladı. Kürtler özerklikleri tanınıncaya dek savaşacaklarını açıkladılar.


Cumhuriyet Türkiyesi’nde ise, Lozan görüşmeleri esnasında İsmet İnönü yeni Türkiye’nin Kürtler hakkındaki görüşünü şöyle dile getirir; “Kürtler Türklerden hiçbir şekilde farklı değildir ve ayrı diller konuşmakla beraber, ırk, inanış ve adetler bakımından tek bir bütün teşkil etmektedirler”. İşte Türkiye Cumhuriyeti’nde vatandaşların eşitliği temeline dayandırılan, T.C.’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğu ilkesi yönünde, doğu ve g.doğu Anadolu’da çıkan dinci-Kürtçü nitelikteki ayrılıkçı isyanlar (Şeyh Said 1925, Ağrı 1926-1930, Dersim 1937) sert bir şekilde bastırıldı. Bu tarihte ve sonrasında Anadolu Kürtleri’nin 30-40 yıl daha tam bir kimlik bilinci oluşturmadıklarını, islami kimliğin etkisi dışında katı bir etnik kimlik düşüncesinde olmadıklarını görüyoruz . Menteşaşvili’den başka Akopov 1967 ile 70’li yıllarda kaleme aldığı bazı yazılarında Türkiye Kürtleri’nin toplumsal yaşamda K.Irak ve İran'dakilerden daha sosyal olduklarını, kent yaşamına ayak uydurabildiklerini ve aşiret geleneğinin bozulmasına yol açsa da kente göç etmeyi tercih ettiklerini, birer gözlem olarak yazmışlardır. Bu, “daha sosyal olma” durumu aşiret ayaklanmalarını negatif etkileyen bir faktör olarak karşımıza çıkmış olabilir. Bu bağlamda TC’nin ilk kuruluş yıllarında patlak veren “Şeyh Said” ayaklanması çarpıcı bir örnektir.


Şeyh Said, babası nakşibendi şeyhi şeyh Mahmud’un ölümünden sonra şeyh olmuştu. Elazığ Palu’dan ayrılarak Erzurum’un Hınıs ilçesine yerleşti. Müritlerinin dinsel duygularını sömürerek büyük bir mal varlığı elde ettiği gibi Suriye’ye koyun satarak kendine önemli gelirler sağladı. Koyun satışı için sık sık Halep’e gidip gelirken bölgedeki aşiretler arasında saygınlık ve ününü arttırdı. Zaza aşiretinin önderi durumuna geldi. İşte bu esnada oğlu Ali Rıza’yı bir kaç kez İstanbul’a göndererek, oradaki Kürtler’le (Seyit Abdülkadir ve arkadaşları gibi) ve bu akımı destekleyen İngilizler’le ilişki kurdu. İngilizler’e çalışan Seyit Abdülkadir gibi kişilerin yardımı ve İngilizlerin bizzat maddi yardımları ile ayaklanmayı başlattı. Ayaklanma, Elazığ’ın Eğil bucağı Piran köyünde gizlenmekte olan kaçak mahkumları aramak üzere gelen bir jandarma birliğine ateş açılmasıyla başladı (1 Şubat 1925). Genç ilinin merkezi Drahni ayaklanmacıların eline geçti. Şeyh Abdullah komutasındaki ayaklanmacılar, Varto’yu ele geçirirken, Şeyh Sait 5.000 kişilik bir kuvvetle Diyarbakır’ı 4 yerden kuşattı (7 Mart 1925).


Şeyh Sait bölgede “Din elden gidiyor, hiçbir halife sınırdışı edilemez, yolumuz din yoludur, hükümet dinsizdir, okullarda dinsizlik kol geziyor, kadınlar çıplaktır, şeriattan ayrılmayın” şeklinde bildiriler dağıtmaya başladı. Bu belgeler isyanın kimliği ve ideolojisi hakkında bilgi sahibi olmamıza yeter; ancak kaynağını ve beslenme orjinini isyanın bitiminde açılan kovuşturma sonuçları ve son yıllarda 50 yılı doldurduğu için açıklanmasında mahsur görülmeyen ABD ve İngiliz gizli servis raporlarından öğreniyoruz. Tüm bu propagandaya rağmen Diyarbakır’da halkın desteğini TC Ordusu almıştı. Hükümet birlikleri şiddetli çarpışmalardan sonra isyancıları püskürtüp takibe başladı. Şeyh Sait ve diğerleri Varto yakınlarında ki Carpuh köprüsünde yakalandı ve ayaklanma bastırılmış oldu (15 Nisan 1925).


Ayaklanmayı destekleyen eski şurayı devlet reisi, Kürdistan Teali Cemiyeti kurucusu Seyit Abdülkadir ve 12 arkadaşı İstanbul’da tutuklanarak Diyarbakır’a getirildiler. Yargılanarak o ve 5 arkadaşı ölüme mahkum edildiler (27 mayıs 1925). Yapılan kovuşturma sonuçları, isyancıların, giydikleri yabancı üniformalardan, ceplerindeki yabancı paralardan, dağıttıkları bildirilerin dışarıda basılmış olmasından, ellerindeki silah ve cephanenin Türk ordusuna ait olmayışından İngiltere tarafından kışkırtılıp desteklendiğini ortaya çıkardı.


Şark İstiklal Mahkemesi, Diyarbakır’daki duruşmalar sonunda Şeyh Sait ve 47 ayaklanmacıyı ölüme mahkum etti. Hüküm Diyarbakır’ın Siverek kapısında infaz edildi (29 Haziran 1925).


Görüldüğü gibi Cumhuriyet tarihindeki en büyük isyanlardan biri olan Şeyh Sait isyanı, halkın dini duygularına yönelik sömürücü içeriği olan ve Kürt kimliği ile ancak cılız bağlar kurabilmiş, zayıf ideolojili bir isyandı. Ceplerinde İngiliz Sterlini ile dolaşan bir isyancının, daha 2-3 yıl önceki, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda, istilacılara karşı savaşan tarafta yer alan Kürt halkına, ne kadar inandırıcı gelebileceğini, foyası meydana çıkmadan ne kadar süre yaşayabileceğini herkes tahmin edebilir.


İngilizler’in, imparatorluklarını büyük hedeflere götürecek maddi kaynakları, hırsızlık ve yağma yoluyla 1.Elizabeth döneminde, İspanyollar’dan elde ettiklerini belirtmiştik. 19.yy’a gelindiğinde İngiliz imparatorluğu, dünyanın neresinde yeraltı cevheri ve enerji kaynağı varsa oraya göz diken, kanlı bir imparatorluk durumuna gelmişti. Bunun doğal sonucu, güçsüzleşen Osmanlı İmparatorluğu onların av sahasına dönüştü. Çok sistematik bir şekilde önce Arapları kışkırttılar. Bu arada zaten evvelden beri Rusya’ya karşı Osmanlıları savunur görünseler de, bu iki devletin devamlı kedi köpek kavgası içinde olması siyasetini benimsemişlerdi. Aristova’ya göre “19.yy’ın sonlarından itibaren, emperyalist devletler arasında, Kürt bölgelerine sızmak, orada mutlak bir egemenlik kurmak ve sayısız doğal zenginlikleri, özellikle petrol yatakları yüzünden bu toprakları ve Basra Körfezi’ne inen önemli yolları ele geçirmek amacına yönelik sert bir savaşım sürmektedir”. Aristova’nın bu görüşleri Sovyet Bilimler Akademisi Etnografya Enstitüsü yayınında 1990 yılında yayınlandı. Kaleme alınışı bundan, dolayısıyla 1. ve 2.Körfez Savaşları’ndan çok daha eskidir.


Kürtler’in T.C sınırları içinde asıl ciddi muhalefet faaliyeti, kuruluşu aslında 1972’ye uzanan , ancak eyleme geçtiğini 1978 yılında açıklayan Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile başlar. PKK’nın çıkış şekli ve hedefleri Irak, İran ve Anadolu’daki bütün diğer eski ve yeni Kürt hareketlerinden farklı bir doğrultuda olmuştur. Marksist yapısı gereği, hedefleri arasında, halkı ezen burjuva ve komprador sınıfı, batılı “kapitalist-emperyalistlerin” kuklası hükümet ve devlet yetkilileri, kendi çıkarları ve zenginlikleri için halkı ezip yönetimi elinde tutan “Kürt aşiret liderleri ve ağalık düzeni” vardı. Bu görüşler PKK’nın kuruluş manifestosunda da belirtilmekteydi. Zaten ilk faaliyetleri, devrimci hareketi doğu ve g.doğu Anadolu’ya yayma çalışmaları şeklinde olmuştu.


O ana kadar aşiretsel ayaklanmalara büyük taban desteği vermeyen Anadolu Kürtleri arasında, bu bakış açısıyla sempatizan toplamaya başladı. Kısaca, bir toplum hareketi şeklinde başlatılan örgüt çalışmaları, onlarca farklı aşiret ve değişik sınıf ve hatta etnik topluluklardan (hatta Türkler’den) sempatizan toplamayı başardı.


Böyle bir hareketin Irak’ta ortaya çıkmamış olması, batılı ve sovyet antropologların gözlemleriyle paralel, Türkiye Kürtleri’nin, diğer ortadoğu Kürtlerin’den modernleşme açısından farklılıklarını ortaya koymaktadır. (Her ne kadar K.D.P.’nin müslüman dünyasındaki ilk sosyal demokrat hareketlerden olduğu söylense de sonuçta Barzani aşiretinin örgütlenmesi ve içindeki tüm yönetim kademelerinde Barzani ailesinin varolduğu, bir geniş aile partisi olma özelliği, bu hareketi de diğerlerinden pekaz farklı bir konuma sokar).


T.Aristova, ”Kürtlerin Maddi Kültürü-Geleneksel Kültür Birliği sorunu” adlı kitabında, değişik ülkelerin topraklarında yaşamak durumunda olan Kürtlerin gerek dil ve gerekse tüm kültürel boyutlar dahil olmak üzere farklılıklarının bulunduğunu belirtmektedir. Sovyet toplumbilimci K.Kurdoyev’se bu durumun normal olduğunu, bir sorun olarak görülemeyeceğini yazar. Gerçekten de, SSCB’de Yuri Gagarin’le büyümüş bir Kürt’le, örneğin İran’da aşiret içinde büyümüş bir Kürd’ün aynı kültürü yüzde yüz paylaşması beklenemez; aynı şekilde Türkiye’nin kentlerinde yaşayan ve ‘’fastfood’’ yiyen, tuttuğu futbol takımının Avrupa kupası maçlarına giden, o takımda futbol oynayabilme hakkı olan bir Kürt’le, K.Irak kültüründeki bir Kürt’ün aynı olması nasıl mümkün olabilir? Türkiye’deki Türk’lerle, Türkmenistan ve Kırgızistan yahut Çin’in batısındaki Doğu Türkistan eyaletindeki Türkler arasında elbette farklılıklar olacaktır. İşte farklı kültürlerin etkisinde kalarak sosyokültürel yapıda meydana gelen değişim ve karışma sürecine “acculturation” adı veriliyor.


1980-1988 İran-Irak Savaşı ,1988 Halepçe katliamı, 1991 Körfez Savaşı'ndan sonra Saddam’ın saldırısına uğrayan 100 binden fazla Kürt Türkiye’ye sığındılar. Bunun üzerine B.M. Irak’ın 36. Paralelin kuzeyinde harekat yapmasını yasakladı. Türkiye’ye “Çekiç Güç” adı altında bir kuvvet yerleştirildi. Bu kuvvetin himayesi altında K.Irak’ta Mesut Barzani ve Celal Talabani koalisyonunda özerk bir Kürdistan cumhuriyeti kuruldu. Ancak tam olarak tanınan resmi bir devlet olmadıklarından ötürü Barzani ve Talabani’ye Türkiye Cumhuriyeti Diplomatik Pasaportu verildi.


Sonuçta Kürt tarihi, etnik kökeni ve kültürel yaşayışı hakkında çok özet sayılacak bilgiler vermeye çalıştık. Daha önce de belirttiğim gibi, bir ulusun bütün tarihini incelemek 5-6 sayfaya sığacak birşey değildir. Bu nedenle çok özetleyerek geçmek durumunda kaldığım yerler olmuştur. Yazıyı noktalamadan önce bir Türk olarak önemli bir konuyu hatırlatmakta fayda görüyorum; Bazı yazarlar, Kürt edebiyatı konusundaki bilgisizliklerinden ötürü, Kürtleri “cahil”, kendi ulusal edebiyatından yoksun ve diğer halklara bir şey vermeyen bir millet olarak tanımlarlar. Bu inkarcı yaklaşımlar sadece Kürt edebiyatının yazılı belgeleriyle değil, ünlü akademisyenler Marr, Gordlevski, Orbeli gibi doğu biliminin önder isimleri tarafındanda çürütülmektedir. İ.A. Orbeli, ünlü “Mem u Zin” şiirinin- poeminin yaratıcısı, Kürt edebiyatının klasiği Ehmede Xani’yi (1650-1708), Firdevsi ve Rusteveli ile kıyaslamaktadır. Bu gerçekleri göz önünde tutup, Kürtlerin yaşadığı coğrafyaya baktığımızda Kürtlerin çoğunlukta oldukları yerler de dahil olmak üzere büyük bir etnik çeşitlilik içinde yaşadıklarını görürüz.


Özellikle Anadolu’da bu durum, sosyalleşmeyi ve diğer halklarla olan komşuluk ilişkilerinin kuvvetlenmesini sağlamıştır. Unutulmamalıdır ki , İnsan varolduğu ilk günden itibaren diğerleriyle beraber yaşamaya başlayan ve sürekli değişen sosyal bir varlıktır.


Kaynak: Candemir Sipahi (Sosyal Antropolog). www.yeniyol.org. 2005


...devamı ''KÜRTLER ve ZAZALAR - 2''

17 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comentários


Yazar Hakkında
WhatsApp Image 2022-11-17 at 2.45.19 PM.jpeg

Muzaffer Haluk Hızlıalp 30.11.1962 yılında İstanbul’da doğmuştur. İlk öğrenimini Erenköy ve Yıldız İlkokullarında, orta ve lise öğrenimini Fransız Saint-Benoit Erkek Lisesi’nde, Üniversite eğitimini İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde, lisans-üstü eğitimini ise İngiltere King’s College’ da tamamlamıştır.

#GunesInsan

Yeni bir çalışma yayınladığımda güncelleme almak için bloguma abone olun.

Teşekkur ederim!

bottom of page