top of page

İRAN COĞRAFYASINDA TÜRK VARLIĞI

Güncelleme tarihi: 28 Nis

''Çok İşkence gördüm, hiç birisine yanmam da yakamda bir Atatürk Rozeti vardı, onu aldılar, hala içim yanar''.


Ebulfez Elçibey (1938-2000) - 2. Azerbaycan cumhurbaşkanı, Azerbaycan Halk Cephesi Partisi'nin kurucusu, ilk genel başkanı ve bağımsızlık hareketinin önderi)

 

‘’Bu çalışma dünya kültürlerinin (inanç, dil, gelenek, örf, vb.), sömürgeci odaklar, sahtekârlar ve yandaşları tarafından kendi siyasi ve ekonomik çıkarları doğrultusunda nasıl kurgulanarak çarpıtıldığını, yok sayılmak istendiğini görmek amacıyla yapılmıştır. Tarihsel süreç içerisinde birbirlerinden etkileşerek oluşmuş olan tüm insani ve özgün kültürler saygı görmeyi hak eder. Ancak onların çarpıtılması ya da yok sayılması insanlığa karşı yapılmış ve yapılmakta olan en büyük saygısızlıktır (kötülüktür). Kültürlerin birbirleriyle kucaklaşması dileğiyle…’’


İran 1925 yılına kadar hep Türk yönetimindedir.


14. Yüzyıl düşünürü, devlet adamı, tarihçi ve sosyoloji biliminin kurucusu İbn Haldun’un ‘’el mukaddime’’ adlı eserinde şöyle bir cümle geçer:


‘’İran Türk toprağıdır’’.


‘’İran’’ adının bir tanımını yaparak başlayalım.


Bu ad ilk defa Sümerler tarafından Elamlar için kullanılmıştır. Sümerler onlara ve onların oluşturduğu askeri birliklere ‘’Doğulu’’ ya da ‘’Doğulu Askerler’’ anlamında ‘’Eren’’ ya da ‘’Erin’’ demişlerdir.


Yaygın görüşün tersine ‘’İran’’ adının etimolojik kökenini ‘’Ari’’ sözcüğüne bağlamak olası değildir. Bu görüş kaynağını batılı Hint-Avrupa, İndo-Germen ya da İndo-Aryan adı ile anılan ırkçı ve sömürgeci amaçlarla oluşturulmuş sözde tarih tezlerinden alır.


Coğrafi anlamda ‘’İran’’ın kullanılışı Sasaniler Dönemi’ne rastlar. İlk kez Sasaniler Dönemi’nde (MS 256-652) coğrafi ad olarak kullanılmıştır (Eran-şehr).


Zerdüştlerin Avesta’sında ise Zerdüşt inancından olan ‘’İran’’, olmayan ‘’Turan’’ olarak adlandırılmıştır. Zerdüşt inancının tam olarak ne zaman ortaya çıktığı bilinmemekle birlikte farklı kaynaklarda MÖ 1500 ve MÖ 500 gibi tarihler verilmektedir.


Sonrasında ise coğrafi bir bölgeyi, platoyu anlatmak için kullanılmıştır; İran Platosu.


1925’lerde İngilizler tarafından kurdurulan yeni devletin ise (Pehleviler dönemi) bu platonun doğal tarihsel gelişimi ile bir ilgisi yoktur. Bu tarihten başlayarak ‘’İran’’ adı yeni oluşturulmuş yapay ‘’Fars’’ etno-politik kimliğinin ülkesi ve milli devleti gibi tanıtılmaya çalışılmıştır.


Söz konusu dönemde ‘’İran’’ adı ülke içinde kullanılsa da Avrupalılar ve ardından batılı kaynaklar Bodrum-Halikarnaslı Herodot’ tan (MÖ 484-MÖ 425) başlayarak coğrafi anlamda İran adının yerine ‘’Persia’’ adını kullanmışlar. Ancak Şah Rıza Pehlevi’nin itirazı üzerine 1936’dan sonra ‘’İran’’ adı yaygınlaştırılmıştır.


Tarihsel süreçte ‘’İran Padişahı’’ ve ‘’İran Devleti’’ şeklindeki kullanımların bir benzeri ‘’Rum Padişahı’’ ve ‘’Rum Devleti’’ olagelmiştir.


Örneğin ‘’Rum Selçukluları’’ dendiğinde ‘’Anadolu Platosuna hâkim olan Selçuklular’’ kastedilir. Nitekim Mevlana’ya da ‘’Mevlâna Celaleddin-i Rumi’’ denmiştir.


Benzer şekilde Ahiliğin kadınlık kolunu oluşturan Türk-Türkmen kadınlarına da ‘’Bacıyan-ı Rum’’ denmiştir. Bu şekillerde kullanılan ‘’Rum’’ kelimesi asla ‘’Yunan’’ etniği anlamı taşımaz.


‘’Pers’’ sözcüğüne geldiğimizde ise; bu sözünün ikili bir kökeni vardır. Birincisi birazdan tarih boyunca İran coğrafyasında kurulmuş Proto Türk ve Türk Devletleri bölümünde göreceğimiz Part Devleti’nin ‘’Part’’ adıdır. İkincisi, Sümer dili ve çevre dillerde ‘’Parag’’ sözü kedigillerin adıdır. Pars (Bars), aslan gibi. Yine Sümer dilinde parag 'kral' demektir. Dilbilimsel sözcük sonu ses değişim kuralına göre bunun paras ve parat varyantları da vardır. Bu eş seslilik nedeniyle Part kralları güneşle birlikte Aslan'ı devlet simgesi yapmışlardır. İran'da kurulu bütün Turani-Türk unsurların simgelerinden biri olmuştur. (A. Atabek)

Şah İsmail Safevi Devleti’nde dahi böyledir. Bir dönem İran hanedanlığını ele geçiren Sasaniler ise bu simgeyi kullanmadılar. Daha sonraki Hindu asıllı olan Acem unsur da hiçbir zaman bu simgeleri kullanmamıştır. İran bir Türk toprağıdır. İran'da Şah Pehlevi ile gelen Acem egemenliğinin, Batı emperyalizminin Türk dünyasını bölme projesi olduğu anlaşılmaktadır.


Buzul Çağı sonlarına (MÖ 40.000-MÖ 14.000) kadar giden tarihsel derinlikte Türklerin bir başka deyişle Ön Türk ya da Proto Türklerin geniş İran ve Anadolu platoları ve aynı zamanda Kafkasya ile temasları göçler (Uzun Yürüyüş) ile tarih öncesi devirlerden başlar ve tarihsel süreçte artarak devam edegelir. Burada Proto Türk, Ön Türk ve Türk ifadelerinden kasıt bir ırk ya da genden ziyade binlerce yıla ve coğrafyaya yayılmış kültür, gelenek, inanç, töre, dil sürekliliği, etkileşimi ve gelişimidir.

İran Platosuna yapılan Türk göçlerini incelersek iki ana yön karşımıza çıkar:

Kuzeyden; Kafkasya ve Derbent Geçidi üzerinden…

Güneydoğudan; Horasan üzerinden…(iki yön için de referans Hazar Denizi’dir; bu göç dalgaları bölge kültür ve dillerinin oluşmasına büyük katkı yapmıştır).


Kafkasya ve Derbent Geçidi üzerinden yapılan göçler zamandizinsel (kronolojik) sırayla aşağıdaki gibidir :


·       Bölgeye yapılan ilk Homosapiens (Denisova-Ayutaş, Altaylar) göçleri – MÖ 40.000.

·       Kimmerler – MÖ 2000’ler.

·       Saka/İskit/Aşguzaylar – MÖ 1000/700’ler.

·       Buntürk, Honn, Bulgar – MÖ 350/MS 1. Yy.

·       Hun Göçleri – MS 160-395

·       On-ogurlar – MS 395-466

·       Sabirler – 5-6.Yüzyıllar

·       Avarlar – 6-9.Yüzyıllar

·       Hazarlar – 7-11.Yüzyıllar

·       Peçenek, Uz, Kuman-Kıpçak Göçleri – 9-12.Yüzyıllar

·       Kıpçaklar – 12-13.Yüzyıllar

·       Osmanlı Türkleri – 13-16.Yüzyıllar

·       Akkoyunlu, Karakoyunlular – 14-16.Yüzyıllar

·       Kızılbaşlar (Safeviler-Şah İsmail) – 15-18.Yüzyıllar

·       Şahsevenler – 16.Yüzyıl


Horasan üzerinden yapılan göçler ise zamandizinsel (kronolojik) sırayla aşağıdaki gibidir :


·       Bölgeye yapılan ilk Homosapiens (Denisova-Ayutaş, Altaylar) göçleri – MÖ 40.000-MÖ 9000

·       Anau’lar (Türkmenistan coğrafyası) – MÖ 9000-MÖ 3000

·       Arattalılar – MÖ 5000-MÖ 3000

·       Sümer-Türk Kültürü – MÖ 4000-MÖ 2000

·       Subar/Suvbi, Kuman, Turukkular – MÖ 3000-MÖ1200

·       Sakalar/İskitler/Massagetler – MÖ 700-MÖ 400

·       Partlar/Sakalar – MÖ 300-MS 300

·       Kuşanlar – 1-4.Yüzyıllar

·       Sakalar – MÖ 136-124 (Segistan-Sistan)

·       Kidara Hunlar – 4-6.Yüzyıllar

·       Kızıl Hunlar – 4.Yüzyıl

·       Akhunlar – 4-5.Yüzyıllar

·       Eftalitler – 5-6.Yüzyıllar (Akhunlar ’ın devamı…)

·       Göktürkler – 550 yılı sonrası, 6-7.Yüzyıllar

·       Halaçlar – 6.Yüzyıl ve sonrası…

·       Türkşahiler (Türkşahitiginler) 6-10.Yüzyıllar

·       Suliler/Çöller – 7-9.Yüzyıllar

·       Abbasiler ile birlikteki Türkler – 8-13.Yüzyıllar (Abbasi halifeleri anne tarafından Türk’tür).

·       Karluklar (Karahanlılar) – 8.Yüzyıl

·       Kengeri/Karateginli/Simcuri/Gazneliler – 10-12.Yüzyıllar

·       Sübkeriler – 10.Yüzyıl

·       Büyük Selçuklu Oğuzları – 11-12.Yüzyıllar

·       Hârezmşahlar, Karahitaylar, Kıpçaklar – 11-13.Yüzyıllar

·       Cengizli, Cengizoğulları (Türk-Moğol) – 12-15.Yüzyıllar

·       Timurlular – 14-16.Yüzyıllar

·       Türkmenler – 17.Yüzyıl

·       Türk Kazak Boyu/Afganistan Türkleri – 20.Yüzyıl


Türklerin İran Platosundaki varlık dönemlerine zamandizinsel olarak bakınca da aşağıdaki tablo ile karşılaşırız:


·       İlkin Evre – (MÖ 40.000-MÖ 9000)

·       Asyalı kavimler ve Türk (Proto Türk) dönemi – (MÖ 9000-MÖ 500)

·       İlk Türk-Fars (Pers) dönemi – (MÖ 559-MÖ 330)

·       Makedon İskender ve Helenistik dönem – (MÖ 330-MÖ 64)

·       İslam öncesi Türk-Fars dönemi (MÖ 30-MS 852)

·       Türk-Arap dönemi (610-1258)

·       Türk dönemi (1037-1925)

·       1925 Sonrası İran…


İlkin Evre dediğimiz dönem MÖ 40.000-MÖ 9000’lere kadarki uzun dönemi oluşturup Anau Kültürü’ne (Türkmenistan) erişen çok uzun zaman aralığını kapsar.


Amerikalı antropolog ve gen bilimci Spencer Wells ‘’Afrika insanlığın beşiği ise gelişip serpildiği yer Altaylar ve Türkistan yani Büyük Avrasya kıtasının kesişme noktasıdır’’ diye ifade eder.


Özbek asıllı gen bilim profesörü Dmitriy M. Niyazov ‘’40.000 yıllık Güney Sibirya-Orta Asya işareti (marker’i) 2.000 nesil sonra (Y kromozomu - Haplogroup R1a) olarak orada hala  durmakta olup dünyanın değişik bölgelerine dağıtılmıştır’’ diye ifade etmektedir.


Örnek olarak:

·       Kızılderili – Çukçiler (Çukotka Yerlileri-Ren Geyiği Halkı, Kuzeydoğu Sibirya) – Bering Boğazı

·       İlk Amerikalılar 13.000 yıl – 800 yıl boyunca...

·       Doğu Kırgızistan / Orta Asya’nın güneyi

Resimden de görüldüğü gibi İran coğrafyası, Avrasya’ya yayılmış Ön Türk Kültürü’nün işareti olan ‘’Dağ Keçisi’’ ve ‘’Geyik’’ betimlemeli, sayıları 50.000’e varan kaya resimleri ile doludur.

Tekrar Asyalı Kavimler ve Türk dönemine bakarsak (MÖ 9000-MÖ 500) zaman diliminde aşağıdaki önemli Proto-Türk ve Türk Kültürlerini görürüz.


Anau (Anav) Kültürü bir Proto Türk Kültürü olup Türkmenistan’ın güneyi ile İran’ın kuzey bölgelerini kapsar. MÖ 9000-MÖ 3000 dönemlerini kapsayan yaklaşık 6000 yıllık bir büyük kültür evresidir.


Aratta-Ciruft Kültürü (MÖ 5000-MÖ 3000) İran’ın güneyindeki Kirman bölgesinde olup Anau’nun uzantısı olan bir Proto Türk kültürüdür.


Sümer-Kenger Kültürü (MÖ 4000-MÖ 2000) İran ve Irak coğrafyalarını kapsar. Sümerce ve Elamcada Türkçe kelimelerin tespit edilmiş olması ve bitişken (eklemeli) dil yapısı bu uygarlıklardaki Proto Türk etkisini gösterir.

Değerli tarihçi ve dilbilimci Osman Nedim Tuna’nın bu konuda yaptığı araştırma ve tespitler dil bağlantısını ortaya koyar.


2013 Yılında Yunanlı Ioannis Kenanidis ve Evangelos C. Papakitos adlı dilbilimciler yazdıkları ‘’Sümer Dili’nin kökenine ilişkin başka bir öneri (Yet another suggestion about the origins of the Sumerian Language)’’ adlı makalede Sümercenin ‘’r-Altay’’ yani ‘’r-Türk’’ (r/z geçişli Ogur/Bulgar Türkçesi) kökenli bir dil olduğunu ileri sürmüşlerdir.


Subar/Subartu/Suvbi (MÖ 3300-MÖ 1200) uygarlığı İran’ın kuzeybatısı, Irak, Türkiye’nin güneydoğusu ve Suriye bölgelerinde oluşmuş Proto Türk kültür izleri taşıyan bir uygarlıktır.


Elamlar (MÖ 3000-MÖ 539) Pakistan coğrafyasındaki Mohenjo Daro Dravid halklarıyla da akrabadırlar. Bitişken, eklemeli dil yapısı ve Türkçe (kadim Türk lehçeleri) kelimeler kültürlerindeki Proto Türk etkisini ortaya koyar.


Turukkular (MÖ 2000-MÖ 1700) Güney Batı Asya’da Mezopotamya ve Zagros Dağları’nın Tunç ve Demir Çağı halkıydı. Turukka gibi isimler genel anlamda “dağ insanları” veya “yaylalılar” anlamında kullanılmıştır. Bunlara önemli erken referanslardan biri, Babil kralı Hammurabi’nin (MÖ 1792 – MÖ1752) Gutium ile birlikte Turkiş (UET I l. 46, iii–iv, 1-4) adlı bir krallıktan bahseden bir yazıttır.


Sakalar/İskitler/İşguzaylar (MÖ 1000-MÖ 600) İskitler için, Helen kaynaklarında “Skythai”, Asur kaynaklarında “Ashguzai”, Pers kaynaklarında “Saka” ve Çin kaynaklarında “Sai” tabirleri kullanılmaktadır. Arkeolojik buluntular MÖ 1. bin yıl içerisinde Tuna Nehri’nden Çin’in batı sınırlarına kadar uzanan oldukça geniş bir sahaya yayıldıklarını gösterir.

Bu geniş düzlük, doğal bir bozkır görünümündedir. Kurgan kültürleri, yaşayış adet ve gelenekleri, değerli madenleri işlemeleri ve dilleri Proto Türk kültürlü bir medeniyet olduklarını gösterir.





Kuzey İran İskit ve Sarmat halklarının ünlü Azhi Dahaka (modern Farsça Ezhdeha) Ejderha sancağını taşıyan İskit (Saka) binicisi.













İlk Türk ve Asyalı İrani Kavimler döneminde aşağıdaki uygarlıkları görürüz.


Ahameniş İmparatorluğu (MÖ 559-MÖ 330) esas devlet yazışma dili Elamcadır. Ticaret dili Aramice olup günlük dil ise Ahamenişçedir. Pers kavramı ilk kez MÖ 5.Yüzyılda Ahameniş yazıtlarında geçer. Kelimenin etimolojik olarak Pars-Pers-Fars ve Part Devleti için benzer şekilde kullanıldığı görülür. Yönetici Ahameniş sınıfı oluşturanlar arasında göçer kültürden gelenlerin Saka/İskit kökenli (Sagartioi) oldukları kayıtlarda geçmektedir. Atçılıktaki becerileri ve cins atlara sahip oldukları da anlatılmaktadır. Sonuç olarak ‘’Pers’’ kavramı askeri bir kavram olup ‘’atlı süvari-savaşçı’’ anlamına gelir. Ahameniş döneminde ‘’Pers’’ adını taşıyan herhangi bir etnik kökenli halk bilgisine rastlanmamıştır. İlk kez Herodot’tan alıntılayan Batılı tarih literatürü İran coğrafyasında oluşmuş bütün devletlere ‘’Persia’’ demiş, yerli kaynaklar ise ‘’İran’’ kavramını coğrafi anlamda kullanmıştır.


Sonraki evre İskender ve Helenistik dönemi kapsar.

Makedonyalı İskender İmparatorluğu (MÖ 336-MÖ 323) - Yunan ya da Greek (Grek) ile ilgisi yoktur; Batılı tarih literatürü bu ilgiyi devletin kullandığı dil Helen dili olduğu için kurmak istemiştir.


Atropatena (MÖ 321-MS 227); MÖ 321 yılında Atropat tarafından kuruldu. Tarihi kaynaklarda bu devletin ismi önce resmen Medya, daha sonra ise sık sık ilk hükümdarının adıyla anılarak Atropatena olarak geçer. Urmiye Gölü çevresinde ve Aras (Araks-Araz) Nehri boyunca uzanan (günümüzdeki Güney Azerbaycan, İran’ın Kuzeybatısı, İran Kürdistan eyaleti ve farklı dönemlerde bazı Kuzey Azerbaycan topraklarını kapsayan) bölgelerde yer alırdı. Azerbaycan anlayışı, siyasi, etno-kültürel özellik ve olaylar Atropatena döneminde ortaya çıkmaya başlamıştı. Başkenti Gazaka (veya Gaznzaka) kenti idi.


Selevkoslar (MÖ 323-MÖ 63) İskender'in ölümünden sonra Makedonya İmparatorluğu'nun parçalanmasıyla İskender'in generallerinden I. Seleukos tarafından kurulan imparatorluktur.


Kafkas Albaniası (MÖ 4.Yüzyıl-MS 705) Ahameniş topraklarına hâkim olan İskender’in İmparatorluğu MÖ 323 yılında İskender’in ölümüyle dağılmıştır. Günümüzde Azerbaycan Türklerinin yaşadığı kuzey topraklarda MÖ 4. yüzyılda yukarıda da görüldüğü gibi Albanya, güneyinde ise Atropatena devleti kurulmuştur. Albanlarla ilgili ilk bilgiyi veren Romalı tarihçi Strabon, Albanların İberlerle Kaspi Denizi (Hazar Denizi) arasında yaşadıklarını yazmıştır. Alban boylarından biri olan Kaspiler de bu bölgede yaşamışlardır.


İslam öncesi Türk-İrani dönem olarak adlandırdığımız dönem ise (MÖ 30-MS 852) yılları arasındaki yaklaşık 900 yıllık dönemdir.


Part (Eşkani) İmparatorluğu (MÖ 247-MS 224) 471 yıl boyunca hüküm sürmüştür. Devlet yönetimi ve ahalisinin önemli bir kısmı Türk-Altay kökenli Saka/İskitlerle birlikte Massaget ve Sarmat boylarına (İranlı tarihçilerin tabiriyle Turani kavimlere) dayanır.

Kuşan Devleti (MS 10-350); Orta Asya'dan Kuzey Hindistan'ın büyük bir bölümüne kadar uzanan geniş bir coğrafyada egemen olmuş köklü bir imparatorluktur. Türk kökenli olduğu konusunda oldukça güçlü kanıtlar bulunan Kuşanlar ’ın, Orta Asya ana vatanlı Yüeçi boyu kökenli olduğu bilinmektedir. Helen – Baktriya devletini çöküntüye uğratarak tarih sahnesinden tamamen silmişler ve hüküm sürdükleri dönemde, dünyanın en büyük dört devletinden biri olmuşlardır. Kuşanlar, Budizm ve Hinduizm başta olmak üzere, Hindistan'daki bütün dinlere ve kültürlere eşit oranda saygı göstermiştir. Budizm, Kuşanlarla birlikte Türkistan’ a girmiş ve Asya coğrafyasına yayılmıştır.






Kara Hunlar (252-852) Hunların bir kolu olup Hun Devleti’nin (Asya Hun veya Hiung-nu) dağılmasından sonra ortaya çıkmışlardır; Ak Hunlar Afganistan, Tacikistan ve Kuzey Hindistan’a giderken Kara Hunların bir kısmı Türkistan’da kalmış bir kısmı da Avrupa’ya gitmiştir (Avrupa Hunları ve Attila); Avrupa Hunları da yıkılınca Türkistan’a dönüp Göktürklere katılmışlar, bir kısmı da Avarlar ’a katılmıştır.


Sasaniler (256-652) Sasani Devleti batılı tarih kaynaklarında ‘’İrani’’ bir devlet olarak geçerse de bu devlet üzerinde etkili olan Türk ve Türkistan kültür ve devletlerini, dönemleri itibarıyla aşağıdaki gibi sıralamak gerekir.

·       İskit-Part Dönemi (MÖ 247-MS 224)

·       Kuşan Dönemi (10-350)

·       Kara Hunlar Dönemi (250-852)

·       Ak Hun-Eftalit Dönemi (350-562)

·       Kidara Hunları (420-5.Yüzyıl)

Sasani devlet teşkilatında önemli bir Türk etkisi vardır. Sasani kralı I. Kubad (473-531) tarafından bir ‘’reform’’ yapılmıştır. Bu reformla devlet 4 eyalete ayrılır ve eski tekil yönetsel yapı 4’lü yapıya dönüşür. Bu reform daha sonra Anuşirvan tarafından da devam ettirilir. Bu yapıya geçişin sebebi Kubad’ın yaklaşık 4 yıl boyunca Akhun-Eftalitler’e sığınması sırasında Türk Devlet teşkilat yapısını gözlemleyerek onlardan öğrenmesidir. Aynı 4’lü yapı Mete’nin Asya Hun İmparatorluğu döneminde MÖ 220’lerde yani Sasani kralı Kubad’tan yaklaşık 700 sene önce uygulanmıştır. Mete gerek devlet gerekse askeri teşkilat yapısında bu yöntemleri başarıyla kullanmıştır. Sasani Devleti’nin özellikle askeri teşkilatı yoğunlukla Türklerden oluşmakta ve yapılanmasında büyük bir Türk etkisi görülmektedir. Sasani hükümdarlarının büyük bir kısmı anne tarafından Türk kökenlidir.

Tarihi metinlerden edinilen bilgilere göre, Oğuzname’yi vezirini görevlendirerek, ilk derletip toplattıran ve Saka/Part Türkçesi’nden Pehlevice’ ye çevirtenin babası I. Kubad olan Sasani Kralı Anuşirvan (531-579) olduğu görülür. Bu durum Sasani yönetici kesiminin Türk kültür ve diline olan yoğun ilgisini gösterir.

Tarihsel bilgiler ışığında, söz konusu çevirinin Emeviler’e karşı Abbasi ihtilalini başlatan Ebu Müslim Horasani’nin özel hazinesinde korunmakta iken daha sonra Abbasi Halifesi Harun Reşid ’in hekimbaşısı Cebrail bin Bahtişu tarafından 826 yılında Arapça’ya çevrildiği anlaşılmaktadır.

Bu reform sonrası Sasani Devleti üzerinde etkisi olan diğer Türk Devletlerine dönem sırasıyla bakacak olursak…

·       Sabir Dönemi (500-568)

·       Göktürk-Köktürk Dönemi (552-744). İran’da Rey ve İsfahan’a kadar ilerlemişler ve bir süre Sasanileri bir eyalet şeklinde yönetmişlerdir.

·       Avar Dönemi (555-889). Avar-Sasani ittifakı sonucunda Bizans başkenti 616 ve 626 yıllarında iki kez kuşatılmıştır. İkinci kuşatmaya Sasani ordusundaki Türk askerler de katılmıştır.

·       Hazar Dönemi (630-1048). Anuşirvan’ın annesi Hazar’dır. 558’den başlayarak Sasanilerle savaşmışlardır. 629 Yılında Aras Irmağı’na kadar bütün Kafkasya’yı hakimiyet altına alarak büyük ve bağımsız bir devlet haline gelmişlerdir. 717’de bölgeye hâkim olmak isteyen Arapları geri püskürtürler; 731’de de Arapları Kafkaslardan tamamen atarak Musul’a kadar ilerleyebilmişlerdir. Bizans ile Sasani Devletleri arasında da denge siyaseti izlemişledir. Sasani Devleti’nin II. Hüsrev döneminde 8.000 kadar Hazar komutan ve askeri Sasani ordusunda yer almıştı.


Kidara Hunları-Kidaritler 4. ve 5. yüzyıllarda Baktriya'yı ve Orta Asya ile Güney Asya'nın bitişik bölgelerini yöneten bir hanedandı. 5. yüzyıl Bizans tarihçisi Priscus onlara Kidarit Hunları ya da "Kidarit olan Hunlar" adını vermiştir. Hun kabileleri, benzer bir dönemde Doğu Avrupa'yı fetheden Hunlarla sıklıkla bağlantılıdır.


Ak Hunlar-Eftalitler (350-562) Tabgaç Devleti’nin çağdaşıdır. 350 Yılında kurulmuş ve gelişme göstermiş bir Türk Devleti’dir. Coğrafi sınırları; Horasan, Afganistan ve İran topraklarına kadar uzanır. Hakimiyetleri sırasında, Asya’da büyük bir güç olmuşlardır. Hun boylarının Batı Asya’nın güneylerine inerek kurdukları bu devlet, Bizans kaynaklarında Eftalit (Hephthalit), Çin kaynaklarında Ak Hiung-nu, Hint kaynaklarında ise Sveta-Huna ve Turushka olarak zikredilmektedir.


Türkşahiler (7-10 Yüzyıllar); Ak Hunların bir bölümü Kuzey Afganistan ve Pencap’ta Türkşahiler adı altında uzun süre hüküm sürmüşlerdir. 7. Yüzyılda, Afganistan Kabil, Gazne çevresinde, Sind Irmağı ve Mahaban Dağları çevresinde kurulmuş bir Türk devletidir. Kuşan Devleti etkisiyle Budizm inancını benimsemişlerdir.


İran’ın eski camisi: Tarı-Hane

İran'daki en eski tarihli camidir. Damgan kentindedir. Kesin inşa tarihi bilinmemekle birlikte Erken döneme ait bir Sasani Tapınağı üzerinde inşa edildiği düşünülmektedir. İsmi Türkçedir; Tarı-Hane, Tarik Hane ya da "Tanrı’nın Evi" İslami dönemde camiye dönüştürülmüş, basit Arap Cami plan tipiyle Sasani inşa tekniği birleştirilerek yeniden yapılandırılmıştır.


Türk-Arap Dönemi (610-1258)


·       Hz. Peygamber Dönemi (610-632) - Bu dönem cahiliye Arap şehrinde (Mekke) Türklerle ilgili birçok şiirlerin mevcut olduğunu görürüz. Hz. Peygamberin bir Türk çadırında inkişafa girdiği ile ilgili bilgiler de vardır. İslam tarihindeki ilk müzisyen olan İbn-i Süreyc’in (641-Mekke) Türk kökenli (ebeveynler: Horasan ve Sasani dönemi Türkleri) olduğu ve o bölgeye gelip yerleştiği görülür.

·       Dört Halife Dönemi (632-661)

·       Suli Dönemi (7/9.Yüzyıllar) - Suliler ya da Çöller Hazar Denizi’nin güneyinde 7 ve 9.Yüzyıllar arasında kurulmuş olan bir Türk devletidir. Eftalit Devleti’nin gelişmesinde önemli rol oynayan Çöl boyu veya Suliler 501 yılında Türkmenistan’daki Balkan Dağları ve Dehistan (İran) çevresinde yerleşerek devletlerini kurmuşlardır.

·       Baduspaniler (660-1190 ve 12.Yüzyıl-1576) - Hazar Denizi güneyindeki Deylem ve Mazenderan bölgelerinde kurulmuş yerel bir krallıktır.

·       Emevîler (661-750)

·       Abbasiler (750-1258) Abbasi ihtilalinde Horasan ve Mevali Türklerinin çok önemli rolü vardır. Halife Mutasım anne tarafından Türk’tür. Mutasım’dan başlayarak ordu Türklere tahsis edilmiştir. Abbasilerde bu dönemde politik, kültürel ve inançsal açıdan Türkleşme söz konusudur.

 

Türk-İrani İslam Dönemi (795-1187)


·       Samani (795-998) Orta Asya Türk-İrani unsurlarını içeren devlettir.

·       Tahiri (821-928)

·       Saffari (861-915)

·       Saci (889-930) Kökenleri Abbasi dönemindeki Türk askerlere dayanır.

·       Sübkeri (901-912) Eftalitlerin bir kolu olup İran’ın Fars eyaletinde kurulmuşlardır.

·       Ziyari (928-1043)

·       Büveyhi (932-1055)

·       Kengeriler/Salari/Müsafiri (941-983) -Türk devletidir. İran’ın kuzeybatısında, Kafkasya ve Anadolu’nun bazı kısımlarını kapsayacak şekilde kurulmuştur.

·       Karateginli (947-952) – Türk devletidir.

·       Simcuri (10.Yüzyılın ikinci yarısı) – Türk Devletidir.

·       Hürmüz Melikleri (10/17.Yüzyıllar)

·       Şeddadiler (951-1174)

·       Revvadiler (955-1071)

·       Gazneliler/Sebükteginliler (962-1187) – Türk devletidir.

Yukarıdaki Türk olmayan devletlerin gerek ordusunda gerekse yönetici kesimlerinde ciddi bir Türk yoğunluğu vardır. Örnek olarak Gazne Devleti, Samanilerin içinden ayrılan Türk askerlerinin devleti ele geçirip kurduğu bir devlettir.


Büyük Selçuklu Dönemi’ne kadar geldiğimizi söyleyebiliriz. Ancak burada önemli bir tartışmayı yapmak gerekir.

Batı tarihçiliğinde yani günümüz dünyasındaki egemen tarihçilik anlayışında Türklerin bölgeye gelişleri 11.Yüzyıl olarak gösterilir. Yani Selçuklular ile birlikte ?!?....



Günümüz İran’ında dahi Türk kökenli nüfus dağılımına baktığımızda ülke nüfusunun yarısını teşkil etmekte olduğunu görürüz; bazı araştırmacılara göre ise bu oran yarıdan da fazladır (%58-60).






Oysa ki buraya kadar özet bir biçimde gördüğümüz gibi bu coğrafyada tarihin derinliklerinden bu yana oldukça fazla Türk devleti kurulmuş, kültürü, dili ve halkları bulunmuştur ve bulunmaktadır. Yönetimi Türk olmayan devletlerdeki askeri varlığa da kısaca değinmiş olduk. Aslına bakarsanız 11. Yüzyıla kadar İran, Anadolu, Kafkasya coğrafyası etno-kültürel açıdan aşırı heterojen bir yapıya sahiptir. Örneğin İbn-i Havkal (943-969) ‘’Sûretü'l-Arz’’ adlı eserinde 300 dilden söz eder. Makdisi (945-1000) ise ‘’Ahsenü’t Takasim’’ adlı eserinde Erdebil ve civarı bölgelerde 70 dilden söz etmektedir. Bu şaşırılacak bir şey değildir. Çünkü Kafkasya’ya baktığımızda küçük Dağıstan coğrafyasında dahi yaklaşık 30 farklı etnik grup olduğunu görürüz. 11. Yüzyıl öncesi bu aşırı heterojen ve mozaik yapı içerisinde Türkler de vardı. Hatta diğerlerine oranla çoğunlukta olduklarını da görüyoruz. Daha örgütlü ve askeri bir yapıları olduğu için ister istemez siyasi, askeri ve devlet kurma alanlarında daha fazla etkin oluyorlardı. Aksi takdirde Selçuklu öncesi dönemde bölgedeki Türk devletlerini açıklayamayız.


Türk Dönemi (1037-1925) - Yaklaşık 1.000 yıllık kesintisiz dönemdir. Bu dönemde yaklaşık 90’dan fazla irili ufaklı Türk devleti kurulmuş olsa da biz burada en önemlilerine değineceğiz.

 

·       Büyük Selçuklu Devleti (1037-1157) Bu dönemde yaklaşık 2 Milyon Oğuz Türkü Horasan üzerinden İran coğrafyasına giriş yapmıştır. Bu da İran, Irak, Suriye, Anadolu ve Kafkaslar ’ın ciddi şekilde Türkleşmesini sağlamıştır. Kendinden önceki Türkleri de kendine katarak geniş coğrafyanın Türklerin leyhine homojenleşmesini sağlamıştır da diyebiliriz.

o   İsfahan Selçukluları (1040-1117)

o   Kirman Selçukluları/Kavurdoğulları (1041-1187)

o   Loristan Selçukluları/Borsuklular (11.Yüzyıl sonları-1164)

o   Şebankare (1056-1356)

o   Horasan Selçukluları (1092-1194)


·       Hârezmşahlar Devleti (1077-1231)


·       Cengiz İmparatorluğu /Türk-Moğol (1206-1227) Tarihte en büyük toprağa sahip olmuş imparatorluk ta diyebiliriz. Hemen belirtmek gerekir ki Cengiz İmparatorluğu dönemindeki ‘’Moğol’’ kavramıyla günümüz etnik anlamdaki ‘’Moğol’’ kavramı arasında önemli bir fark bulunur. İmparatorluk dönemindeki ‘’Moğol’’ kavramı bir siyasi birliğin adı olarak kullanılmıştır. Tahminen 12 boyun oluşturduğu bir birliğin adıdır. Bunların 9’u Türk’tür. Diğerleri ise yine daha eski dönemlerde Türklerle melezleşmiş Proto-Moğollardır. İmparatorluğun katipleri ‘’Bakşı’’ olarak adlandırılan Uygur Türkleridir. Uygur Türkleri imparatorluğun töre, gelenek, yönetim şekli, dil ve kültürüne direk etki etmişlerdir. Devletin ardılları olan İlhanlı, Altın Orda, Çağatay, Kubilay Hanlığı, Türkistan Hanlıkları ve Karadeniz’in kuzeyindeki hanlıkların belgelerine baktığımızda hepsinin kendilerini Türk gördüğü anlaşılır. 17.Yüzyıl Hive Hanı ve tarihçi Ebu'l-Gazi Bahadır Han’ın ‘’Şecere-i Terakime, Şecere-i Türkî’’ adlı muhteşem eserlerinde ‘’bizim en eski dedemizin adı Türk’tü, Cengiz’de bizim sonraki dedelerimizden birisidir’’ diye ifade eder. Zaten Cengiz de Türk olduğunu ifade etmiştir. Bunlara rağmen günümüz batı tarihçiliği (Hint-Avrupa, Aryan ve türevleri) Cengiz İmparatorluğu’nu 3 Milyon nüfuslu günümüz Moğolistan vatandaşlarının üzerine yapıştırmaya çalışmaktadır. Oysa ki günümüz Moğolistan’ındaki insanlar kendilerine ‘’Moğol’’ demez ‘’Halha’’ derler. Bir anlamda ‘’Moğol’’ adı üzerinden bütün tarihsel süreç üzerinde Türk karşıtı, Türk'ü yok saymaya yönelik bir algı yönetimi yapılmaktadır.


·       İlhanlılar (1253-1355) Cengiz İmparatorluğu’nun ardıl devletlerinden biridir.


·       Osmanlı İmparatorluğu (1299-1922) Türklerin kurduğu en büyük imparatorluklardan biridir. Konumuz İran ile ilgili olduğu için zaman zaman İran’ın kuzeybatısını ele geçirmiş ve egemenliğini kurmuştur. Özellikle 1918’lerde Enver Paşa ve dava arkadaşları işgal altındaki o bölgede yerel Türk güçleriyle çok ciddi iş birlikleri yapmışlardır.


·       Timurlu Devleti (1369-1515) Türk tarihinin en muhteşem imparatorluklarındandır. Özellikle Herat bölgesinde (günümüz Batı Afganistan’ı) oluşturdukları bayındırlık, sanat ve kültür ilerleyişi tarihe Avrupa Rönesans’ından önce Timur Rönesansı olarak geçmiştir.


·       Akkoyunlu Devleti (1378-1502)

·       Karakoyunlu Devleti (1408-1468)


·       Safevi Devleti (1499-1735) - Kökenleri bugünkü Belh (Afganistan) ve eski Horasan bölgesindeki Türklere dayanır. Selçuklular döneminde gelip Azerbaycan bölgesine yerleşmişledir. Devletin asker kesimi ile ezici çoğunluğu Anadolu’da Kızılbaşlar olarak adlandırılan Yörük Türkmenlerdir. İran’a yerleşip büyük bir imparatorluk kurmuşlardır. O kadar örgütlü bir yapı kurmuşlardır ki bir bakıma İran’daki Şii inanç sistemi Safeviler’in ve Anadolu’dan gelen Kızılbaşlar’ın sayesinde ortaya çıkmıştır. Kızılbaşlık inancıyla Caferilik varlık bilimsel (ontolojik) olarak çok farklıdır. ‘’Safeviler neden diğer şafi ve Sünni olan İranlıları Kızılbaşlaştırmadılar?’’ diye bir soru akla gelebilir. Bunun antropolojik ve etnografik çeşitli sebepleri vardır. Bugün bile Anadolu’da bir Alevi ya da Kızılbaş inancına sahip olanların yaşadığı bir bölgeye gidip bir Alevi dedesine ‘’ben Kızılbaş ya da Alevi olmak istiyorum’’ desek bu mümkün değildir. Çünkü boy düzeninden geldiği için soya dayalı bir anlayıştır. Ancak Bektaşilik zaman içinde bir bakıma şehirleşmiş bir Kızılbaşlık anlayışı olduğu için herhangi bir toplum kesimine ait birisi kolayca Bektaşi olabilir. Her ikisinde de inanç dili Türkçedir. Köken isim ‘’Kızılbaşlık’’ tır; ‘’Alevilik’’ ismi sonradan ortaya çıkmıştır. Kızılbaşlık, özellikle Bektaşilik ile birlikte kam (şaman) uygulama, gelenek ve adetlerini taşıyan eski Türk Tengrici inanç sisteminin İslamlaşmış bir halidir de diyebiliriz.

 

O dönemde Osmanlı İslam Hilafetini ele geçirdiği için ‘’Sünni’’ dünyada egemen olmuş ve Anadolu’daki Kızılbaşları Sünni olmaya zorlamış; buna karşılık geri kalan Safeviler de Şii kesimi kendi egemenlikleri için kullanmışlar ve İran’da bulunan Sünnilerin Osmanlı tarafına geçmemesi amacıyla onlara Şii olmaları için baskı yapmışlardır. Yani Orta Doğu paylaşımında Safeviler ‘’Şii’’ kartını Osmanlılar da ‘’Sünni’’ kartını oynamışlardır. Safeviler Şii değil Kızılbaş’tırlar; ancak biraz önce de belirttiğimiz gibi politika gereği Şiilerin koruyuculuğuna soyunmuşlardır. Hemen belirtmek gerekir ki bugünkü İran’daki Şiilik tarihsel Türk Şiiliğinin uzantısı değildir. Günümüz İran Şiiliği Hindistan üzerinden İngiliz sömürgeci politikaları desteğiyle gelmiş ve egemen inanç haline dönüştürülmüştür. Daha sonra bu konuya biraz daha ayrıntısıyla gireceğiz.


·       Afşarlar/Avşarlar Devleti (1735-1803) - Bu devletin kurucusu Nadir Şah’ tır. İsminde olduğu gibi Türk tarihindeki ender şahsiyetlerden birisidir. Ciddi bir Türklük bilincine sahiptir. Osmanlılara, Türkistan ve Hindistan’daki Türk devletlerine (Babürler ve diğerleri) yazdığı mektuplarda Türk kökenli olduğunu açık olarak vurgulamaktadır. Osmanlılara yazdığı mektupta ‘’siz de Oğuz Han’ın soyundan geliyorsunuz biz de, gelin Caferiliği 5. Hak mezhebi olarak kabul edin bu ayrılığı ve sorunları ortadan kaldıralım’’ diye seslenir. Türk tarih bilincine sahip çağından çok ileride bir kişiliktir. Diğer yandan torunlarına hep Türk isimleri (Ayhan, Yıldızhan, Gökhan, Cengizhan, Ögedayhan…) koymuştur. Söz konusu dönemde eğer Osmanlı Nadir Şah’ın mektubundaki önerisine olumlu karşılık vermiş olsaydı belki de İran zamanla Osmanlı’nın etkisine girecek ve bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırı Türkistan ile birleşecekti. Zira İran’daki Şiilik İslam dünyasında çok baskın bir inanç olmayıp az bir nüfusa sahiptir. Gelip Anadolu’yu dönüştürme gücü yoktur. Ancak İran’daki yapı Osmanlı etkisiyle dönüşebilirdi.


·       Kaçar Devleti (1785-1925) - İran coğrafyasındaki son Türk devletidir. Son döneminde İngiliz ve Rusların çok ciddi müdahaleleri vardır. Adeta devletin Türklerin elinden çıkarılıp yeni yarattıkları Fars etno-politik kimliğine devredilmesi için çok ciddi bir faaliyet söz konusudur. Bu dönemin faaliyetlerine birazdan değineceğiz.


·       Azadistan Cumhuriyeti (1918-1920) - O dönemde Kafkasya’da Mehmet Emin Resulzade tarafından Azerbaycan Cumhuriyeti kurulmuştur. Kurdurulan bu devlete, Bolşeviklere bağlı olduğu için İran’daki Azerbaycan bölgesi adının kaldırılarak özgürlükçü bir algıyı destekleyen Azadistan adı konmuştur. Türk karşıtı bir çizgidedir. Bilgisiz insanlar Rus tarihçilerinin propagandalarıyla Hiyabani’yi kullanarak Azadistan’ı milli bir Türk devleti gibi tanıtmaya çalışmışlardır. O tarihlerde Osmanlı Türk ordusu bölgeye geldiğinde Hiyabani’yi esir alarak 3 sene boyunca Trabzon’da hapsetmiştir.







·       İran İttihat Hükümeti (2 Ağustos 1918-5 Aralık 1918) - Urmiye bölgesinde ‘’Subutay’’ lakabını taşıyan bir Avşar mensubu tarafından kurulmuştur. Enver Paşa ve yakın çevresiyle dostane ilişkileri olduğu görülür. Kısa süreli de olsa bir Türk devleti kuruluş girişimi olup yakın dönem İran tarihinde yegâne Türk bilincine sahip oluşum niteliğindedir.









1925 Sonrası İran’ına bakarsak aşağıdaki manzara ile karşılaşırız…


·       Pehlevi Dönemi (1925-1979)

·       Azerbaycan Fırka Yönetimi (1945-1946) - Stalinizm’e bağlı bir yöresel yönetimdir. Bu yönetim Batı Azerbaycan içerisinde Mahabat Kürt Cumhuriyeti’ni kurdurmuştur. Çünkü Sovyetlere bağlıdır. Aşırı derecede Türk ve Türkiye karşıtlığı söylemleri ile ortaya çıkmıştır. Bu oluşumun Türkiye Cumhuriyeti sınırının dibinde oluşturulmasının nedeni Kürt kartını oynayarak Türkiye’nin içini de karıştırmaktır. Nitekim aynı dönemde Stalin Erzurum, Ardahan, Kars ve Iğdır’dan toprak talebinde bulunmuştur. Bazı cahil ve art niyetli kişilerin bu dönemi milli bir dönem gibi sunmakta oldukları, Türk adını bile kullanmaktan kaçındıkları, dilin adını Azerbaycan dili, ulusun adını da Azerbaycan ulusu olarak tanıtarak Türk kimliğini ortadan kaldırmaya çalıştıkları görülmüştür.




·       Mahabat Kürt Cumhuriyeti (1945-1946) - Biraz önce gördüğümüz gibi Türkiye’nin sınırında kurdurulmuş, Tebriz’ de Pişaveri’nin huzurunda ilan edilmiştir. Pişaveri İran'ın ilk Marksistlerinden, gazeteci, yazar ve Azerbaycan Demokrat Fırkası'nın başkanı olarak 1945-46 arasında Tebriz başkentli Marksist Azerbaycan Millî Hükûmeti'ni kuran kişidir.







·       İran İslam Cumhuriyeti (1979-.......)


Sonuç olarak, buraya kadar tarih içinde bir yolculuk yaparak gördüğümüz gibi İran coğrafyasında Asyalı (Asiatic), İrani, Helenistik (Yunan değil), Arabi dönemler İran tarihinin sadece belli bir kesitini oluşturmasına rağmen, Türk dönemi hemen hemen İran tarihinin tüm dönemlerini kapsamaktadır.


Gelelim ‘’Resmi Dil’’ ve ‘’Farsça’’ konusuna…Burada önemli bir irdelemeyi yapmamız gerekiyor. Bilindiği gibi ‘’İran coğrafyasında kurulmuş devletlerden olan örneğin Selçuklu ve Safevi Devleti’nin resmi dili Farsça olmuştur’’ diye bir kabul vardır. Oysa ki ‘’Resmi Dil’’ kamusallaşan modern dünyanın terimidir; tarihi dönemlerde böyle bir terim ya da tanımlama yoktur. Öte yandan o dönemdeki dillerin toplumsal, sosyolojik konumunu ortaya çıkarmak için dilbilimin bir dalı olan ‘’sosyolinguistik’’ dalından yararlanarak çıkarımlar yapabilmekteyiz. Örnek olarak Türkçeyi değerlendirdiğimizde;


·       Aristokrasinin konuşma dilidir. Yani Selçuklu ya da Safevi yöneticileri, vezirleri, devletin üst düzey yönetici kadrolarının dili Türkçedir.

·       Aynı zamanda ordunun dili Türkçedir. Devletin vurucu gücünün ordu olması ve onun da dilinin Türkçe olması ve kapladığı sosyal alanın genişliği çok etkilidir.

·       Etnik unsurlar arasındaki iletişim dili yani dilbilimde ‘’Lingua Franca’’ denilen dilin de Türkçe olduğu görülür. Bu dönemlerde sanıldığının aksine Türkçe’nin çok ciddi bir kamusal alana sahip olduğu görülmektedir.

·       Aynı zamanda yazı dili de Türkçedir. Örneğin Safevi, Akkoyunlu, Karakoyunlu ve diğer devletlerin uluslararası devletlerle ve kendi içlerinde Türkçe yazışmaları da bulunmaktadır.


Farsça ise yalnızca Saray kesiminin yüzde biriyle sınırlı olarak Katipler sınıfının dili olmuştur. Kimi şairler tarafından da kullanılmıştır. Katipler sınıfı ise babadan oğula geçen bir meslektir; herhangi etnik bir tabanı yoktur. Farsça metinler Selçuklu ya da Safevi uygarlığının yalnızca bir yan ürünüdür diyebiliriz. Bu ürün gereğinden fazla büyütülerek söz konusu Türk devletlerinin her alanda kullandığı dil sanki Farsça imiş gibi bir algı yaratılmıştır. Safevi döneminde batılı gezginlerin İran’ı ziyaretlerinde İsfahan ile ilgili verdikleri bilgilere göre İran’da Türkçeyi bilmemenin aslında ‘’aristokrat’’ olmamak anlamına gelmekte olduğu anlatılmakta; devlet kademesinde yükselmek için Türkçe bilmek gerekmekte ve herkes çocuklarına Türkçe öğretmeye çalışmaktadır.

Öte yandan yeni yani bugün İran’da kullanılan Fars dili yapılandırma ve gramer çalışmaları bu çalışmada da gördüğümüz gibi 100/150 yıl öncesinden itibaren hep Hindistan’da başlatılıp geliştirilmiştir. Zaten Fars milliyetçiliğinin de doğuş yeri Hindistan’dır.


Bununla birlikte ilk Farsça dilinin konuşulup kullanıldığı yer İran coğrafyası değildir. Maveraünnehir bölgesidir; yani Semerkand, Buhara, Afganistan’ın kuzey bölgelerinde oluşmuştur. Daha sonraları yukarıda gördüğümüz gibi Gazne ve Selçuklu dönemlerinde İran’a bir yazı ve katipler sınıfı dili olarak gelmiştir.


Türkçe-Farsça ilişkisi ile ilgili aşağıda bazı örnekler verelim ve Farsça'nın eski Türk lehçelerinden olan Part-Saka-İskit dillerinden türetildiğini görelim. Buradaki örneklerde eski Türk lehçelerindeki kelime sonu -k -g -h sesleri > --d -t seslerine dönüştürülmüştür. (A. Atabek)


balık-belde ‘şehir’

pürkü, burka, bürgü – perde ‘perde’

caruk – zarid ‘zırh’

sarığ - zerde ‘sarı’

bireği - ferd ‘fert’

kivak ‘hava’ (Çuvaş) - kebut ‘gök’ , kabut ‘mavi’

açık, ozug -azad ‘serbest’

bennek - bende ‘köle’

balık ‘çamur’ - pelte, palude ‘bulamaç’

kırık – hürde ‘parça’

çala(ğ), silah - çilte ‘zırh’ (Farsça)

tarka, tark - dert ‘dert, acı’

yaşık ‘sakin’ – asude ‘rahat, huzurlu’

(aas- ‘dinmek’, usukmak ‘sakinleşmek’, us ‘sessizlik’)

usukmak - asuden ‘sakinleşmek’

*ubak (ubala- ‘kamp kurmak’ ) - abad ‘bayındır

urga – ard ‘un’

çık- ‘olmak’ - şüden ‘olmak’ (azad şüden ‘azat olmak’)

abarık , *abaşık - amaside ‘şişik’

alık – alude ‘pis’

buluk – pelid ‘pis’

anu- ‘hazırlanmak’, anuk ‘hazır’ ? - amade

apar ‘gelmek’ *apık ‘gelmiş’, abut ‘adım’ - amed ‘geliş’

yarıh ‘öfke’ -erd ‘öfke’

urga ‘un’ - ard ‘un’ , erdi ‘öğütülmüş susam’

ustağ – üstad ‘usta’

issi(ğ) - izid ‘tanrı’ (İzidi inancı ! )

?vesek ‘yardımcı’ (Çuvaş) - bürde ‘fayda’

bireği ‘kişi’ - berde ‘esir, köle’

bilig - beled ‘vakıf, bilen’ (beled buden ‘vakıf olmak’)

palanga - bülend ‘yüksek’

pay ‘ayak’, *payak - piyade ‘ayak’

buhar- ‘pişirmek’, *buhuk ‘pişik’ - puhte ‘pişik’

pöçük - püşt ‘arka’

bucak ‘doruk’ - püşte ‘tepe, höyük, yığın’

basut, pusat, *basuk - püşti ‘yardım’

pamuk, pofuduk - pufide ‘şişik kabarık’

basak - post ‘deri’

büzük -puside ‘büzülmüş’

bayık ‘aşikar’ - peyda ‘aşikar’

tab ‘sıcak’, tavış ‘sıcak’ *tabık - taft ‘sıcaklık’

kerik, kerek - hıred ‘akıl’

kıra(ğ) - hurd ‘ufak’

kamgı ‘eğri’ – hamide ‘bükülmüş’

hanek ‘söz’ - hand ‘okumuş, okunmuş, davet olunmuş’

kızık - hast ‘istek’

tarka – derd ‘acı,ağrı, dert’

tariina - dürud ‘dua’

das- ‘yanılmak’ , düşük ‘aşağılık kimse’ - düzd ‘hırsız’

tusuk- ‘yaramak’ , tusu(g) - dest ‘fayda’

tajuk ‘yiğit’ - dest ‘güç’

dir- ‘yırtmak’, *dirik - deride ‘yırtık’

teşür- ‘toplamak’ , tüs- ‘yığılmak’ - deste ‘takım, tutam, manga’

erişik - reste ‘yeşermiş’

yaraşık - reset ‘yaraşır’

erişik ‘ermiş’ - reşide

erür barur ‘bağımsız’, *erişik - reste ‘kurtulmuş’ (er- > reste; bar- > vareste)

yuar ‘koku’, *yuarıng ‘kokma’ - rend ‘koku’

sası(ğ) - zişt ‘kötü’

*caruk kişig ‘ateş insan’ - zardüşt

çok - ziyade ‘çok’

çal- ‘karıştırmak’, *çalık ‘karışık’ – jülide ‘karışık’

şike(k) ‘aldatma’ - sahte

haccak- güzide

bünek-bent ‘baraj’

çımak-safed ‘beyaz’

hak-hude ‘hakikat’

hanek ‘şaka, eğlence’ - hande ‘gülüş’

batık - fütade ‘düşkün’

*avdak ‘yıkık’ , avdar- ‘yıkmak’ - üftade ‘düşkün’

batık -fütade ‘düşkün’

barige ‘ışık’ - ferda ‘şafak, yarın’

çalak ‘çukur’ - jülide ‘derin’

*çalık ‘karışık’, çal- ‘karıştırmak’ - jülide ‘karışık’

bayık ’açık, aşikar’ - peyda ‘ortaya çıkma, gözükme, aşikar olma’

pat ‘ön’ (Çuvaş) - patiy ‘ön’ (eski Farsça)

bırak ‘yalnız’ (Kazak) - feride ‘tek’

ozuk - azade ‘serbest’

uzak - azade

koşun ‘askeri birlik’ - haşd ‘askeri birlik’

kivak ‘mavi’ (Çuvaş), kabut ‘mavi’(Kıpçak) - kebut ‘gök’

çaşka ‘kuşluk’ (Uygur) - çaşt ‘kuşluk’

sık -zud ‘sık’

uruu(ğ) - aruz ‘düğün’

yolka - yalda ‘noel’

örke - erd ’öfke’


Günümüz İran’ının etnik grupları içinde, doğal-tarihsel, etno-kültürel gelişim süreci içinde olmayan ve sonradan oluşturulmuş kimlik ‘’Fars’’ etno-politik kimliğidir. Tarihi metinlerde de ‘’Fars’’ adında bir kimlik yoktur. İngiliz tarihçi ve Hıristiyan ilahiyatçısı George Rawlinson’un (1812-1902) anılarında ‘’Türklere karşı gayri Türklerden oluşacak bir kimliğin ve kesimin yapılandırılması’’ konusundaki faaliyetlerden bahsedilmektedir. Bu yeni kimliğin adı ise ‘’Fars’’olup, modernleşen şehir ortamları da bu kimlik ve kültür asimilasyonunun merkezleri olacaktır.

Herhangi bir Fars’a bugün kökeni sorulduğunda Türk, Arap, Gilek (Gilan), Mazenderan, Lor, Tahran’ın yerli halklarından Tecrişi vb. çıkması büyük olasılıktır. Ayrıca bu etnik grupların hem köylüsü hem göçeri hem de şehirlileri bulunur; ancak Farsların hepsi şehirlidir. Oysa ki dünya tarihsel sürecindeki tüm etnik gruplar kırsal köy, bozkır, tayga ve taşra coğrafyalarında kültür, inanç, örf, dil ve geleneklerini oluşturmuşlardır.


Öte yandan Ahamenişleri de ‘’Pers’’ olarak adlandırarak sanki Ahamenişler Farsların öncülleri (prototipleri) olmuş gibi gösterilmektedir. Halbuki ilk Fars dil ve kültürünün oluştuğu yer Maveraünnehir olmasına rağmen Ahamenişlerin dil ve kültürünün ortaya çıktığı coğrafya bugünkü İran’ın güneybatısıdır.


İran’daki etno-kültürel ögelere, folklorik halk dansları, müzik, türküler, müzik aletleri zenginliğine baktığımızda ise yukarıda saydığımız halklara ait olduklarını görürüz. Örneğin Farslara ait bir türkü bulunmamaktadır. Bu da antropolojik olarak söz konusu kimliğin sonradan şehir ortamlarında yapay ve siyasi olarak oluşturulduğunu gösterir.


Özetle;

Fars kimliği, Samani (Samanoğulları) devletinin (795-998) bölgeye ithal ettiği bürokratik (katipler sınıfı) bir unsur olarak ortaya çıkmıştır. Modern İran tarihçiliğinde Farsları Perslerin bir devamı olarak görmek anlayışı tümden yanlıştır. Ortaya çıkışından bu yana İran, güçlü biçimde Fars dili ve kültürünün etkisi altında kalmış olmasına rağmen, Farsların ülkenin siyasi tarihinde rolleri yok denecek kadar az olmuştur. Batılılar tarafından Pers kimliği atfedilmiş Ahameniş (MÖ 550-MÖ 330) ve Sasani imparatorlukları (224-651) ve Pers-Fars kimlikli Samanoğulları ile Büveyhoğulları (934-1062) yerel hanedanlıkları dışında- ki bu devletlerin içinde askeri ve yönetici unsurlar arasında önemli bir Türk etkisi bulunur- İran siyasi tarihi boyunca Fars kimliğini taşımış iki devlet kurulmuştur: Pehlevi devleti (1925-1979) ve İran İslâm Cumhuriyeti (1979'dan günümüze). 


Fars siyasi gücünün bu kadar geri planda kalması, Farsların askeri ve politik bakımından göçer unsurlar karşısında dayanıksız bir özelliğe sahip olduğunu gösterir. Farsların dünya tarihindeki rolü daha ziyade dil ve kültür alanında sağladıkları başarılarla ölçülmektedir. Farsça bölgenin en büyük ve yaygın dili olmakla birlikte bu dil ve kültürün oluşması ve (özellikle edebi alanda) yükselmesinde Türklerin büyük katkıları olmuştur (kapsamlı bilgi için bkz ''Kitap'' sekmesi; ''Azerbaycan ve İran Türkleri'' bölümü).


Pehlevi rejiminin iş başına gelmesi ve onların oluşturduğu etnik siyasetin İran-İslâm rejimi tarafından sürdürülmesi Farsçanın gücünü büyük ölçüde azaltmış, İran halkları arasında Farsçaya karşı bir tepki oluşturmuştur. İran'daki etnik gruplar arasında milliyetçilik anlayışının yükselmesinde, siyasallaşan ve bir baskı unsuru haline gelen Fars kimliğine, diline ve kültürüne duyulan derin hoşnutsuzluğun rolü büyüktür.


İran’daki egemen yapı ve kültüre işaret eden en önemli göstergelerden biri de ‘’mimari eserler’’dir. Cevanşir Babek’in yaptığı çalışamaya göre İran’da yaklaşık 3.189 adet tarihi-mimari eser bulunmaktadır. Bu eserlerin %99 ’u Türk eseridir. Bunlar Selçuklu, Gazneli, İlhanlı, Safevi ve diğer eski Türk devletleri eserleri olarak ortaya çıkar. Persepolis ve Pasargad haricinde hemen hepsi Türk kültürünün bıraktığı eserlerdir.


Kaçar Dönemi (1785-1925)


Bu dönem İran’ın dönüştürülmesi ve sömürgeci faaliyetlerin nasıl organize edildiğini anlamak açısından önem arz eder.


Biz Türklerin dünya hakimiyet ve egemenliği tarihin derinliklerinden başlar ve 17.Yüzyılın sonlarına kadar devam eder. 16.Yüzyıldan itibaren, Osmanlı Batının gözünde önemli bir tehdit olduğu ve Viyana’ya kadar ilerlediği için eski dünyanın ticaret omurgası olan İpek Yolu Avrupalılara kapalıdır. Bundan dolayı alternatif ticaret rotaları arayan Avrupa denizlere açılmaya karar verir. Denizlere açılmakla birlikte yeni kıtalar, coğrafyalar ve ticaret kaynakları keşfedilir. Amerika, Hindistan gibi önemli coğrafyalara yerleşilir ve aşırı derecede zenginleşme oluşur. Özetle bu değişim dünyadaki güç dengelerini değiştirmeye başlar ve İpek Yolu da önemini kaybeder. Afrika kıtasının en güney ucundaki boğaza da ‘’Ümit Burnu’’ denmesi bu yüzdendir. Buradan geçerek Hindistan’a kadar ulaşmışlardır.


Hindistan’a ulaşanlar arasında İngilizler, Fransızlar ve Hollandalıları sayabiliriz. Ulaştıkları dönem Hindistan’da Babürlü İmparatorluğu’nun hüküm sürdüğü dönemdir. Babürlü İmparatorluğu Timur’un neslinden gelen Türklerin (Gürkaniler) kurduğu bir devlettir. Türklerin Hindistan coğrafyasındaki hakimiyeti Babürlü İmparatoru Şah Cıhan’ın (1628-1658) 1658 yılındaki ölümüne kadar sürmüş, bu tarihten sonra Evrengzib Han (Alemgir) döneminde (1658-1707) Hindistan coğrafyasında Avrupalı sömürgeci (İngiliz, Fransız, Hollandalı) güçler önemli ölçüde yerleşmeye başlamışlardır.

Bu dönemlerde özellikle İngilizlerin Gucerat (Gujarat) bölgesindeki faaliyetleri dikkat çekicidir. Burada Zerdüşti inanca sahip bir kesimi keşfederek, daha sonraları bu kesimi yeni İran’ın etno-politik yapısının oluşturulmasında kullanmışlardır. Bu kesimin önemli bir kısmının İngiliz istihbarat teşkilatının ajanı olarak çalıştırıldığı anlaşılmıştır.


Söz konusu dönemde yine İngilizler tarafından önemli bir politik adlandırma ya da ad/nam değiştirtme faaliyeti yürütülmüştür. Gucerat Zerdüştileri etnik olarak Gucerati, ana dilleri de Guceratice olup Hint dilleri ailesinin batı kolundandır ve İran dilleri ile hiçbir ilgisi bulunmaz. İngilizler bunlara ‘’Hint Parsileri’’ ismini takmışlardır. Amaç bir demografi değişim projesiyle bu topluluğu bu adla İran’a yerleştirmektir.


Öte yandan Timur neslinden gelen Türk Babürlü İmparatorluğu’nun (Gürkaniler’in) ismini de ‘’Hindistan Moğolları’’ diye kurnazca değiştirmişlerdir. Hatta birçok yabancı kaynakta bu isim ‘’Mughal’’ olarak geçer. Böylelikle Hindistan’daki muhteşem Türk uygarlığını gölgeleyerek etkisini azaltmaya çalışmışlardır.


Zerdüşti Guceratiler fizyotip olarak tam bir Hintli görünümünde olmalarına rağmen tarihi süreçte onların kökenleri ile ilgili araştırmalarda birbirinden oldukça farklı sonuçlar elde edilmiştir. Ortaya çıkan sonuçlardaki farklılıklar konunun bilimsel bir yöntemden ziyade siyasi eğilimlerle ele alındığını açıkça gösterir. 1970’te yapılan bir araştırmada kökenleri Perslere dayandırılmıştır. 2002’de yapılan bir diğer araştırmada ise yine köken olarak İranilere yakın oldukları iddia edilmiştir. 2004’teki araştırmalara göre ise onların İranilerden daha çok Guceratilerle genetik benzerlik içinde oldukları ileri sürülmüştür.


Tarihsel süreçte Hint Zerdüşti inancında ‘’dış evlilik’’ yasak olduğundan onlarda etnik melezleşmeyi düşünmemiz olanaksızdır. Yani İrani kökenli olmaları mümkün gözükmemektedir.


Siyasi düşünce tarihinde Yahudilerden sonra, Hint Zerdüştileri ikinci ‘’plütokrat’’ topluluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Plütokrat terimi, sermaye gücünü elinde bulunduran ve gücünü bu yolla dolaylı ve dolaysız biçimde toplumun önemli bir kısmına zorla kabul ettiren azınlık topluluklara verilen siyasi bir terimdir.

Günümüz Hindistan’ında bu Hint Zerdüştilerinin yaklaşık 100 bin civarında bir nüfusları vardır ve İngilizlerin desteği ile Hindistan’ın Tata, Godrej gibi bütün ağır sanayi şirketleri, lojistik-limancılık, yüksek teknoloji, kimya, petro-kimya, mücevherat, tekstil, nükleer vb. yatırımları bunların kontrolündedir.


1600’lü yılların ikinci yarısından başlamak suretiyle İngilizlerin Hint Zerdüştilerini iki yoldan İran’a sokmaya başladıklarını görüyoruz. Bunlar ‘’tüccar ağı’’ ve daha önemlisi ise istihbarat teşkilatına bağlı ajan ağı yoludur.



Yine aynı yıllarda Babürlü (Gürkani) Cıhangir ile İngiltere kralı I. James arasında yapılan anlaşma uyarınca ‘’Doğu Hindistan Şirketi’’ ‘’East India Company’’ kurulur. Söz konusu şirket Surat, Ahmedabad ve diğer bölgelerde de fabrikalar açarak Gucarat’ta o döneme kadar çiftçilik yapan pek çok Zerdüşti’ye iş olanakları sağlar. 1690 yılından itibaren Evrengzib döneminde Doğu Hindistan Şirketi’nin faaliyetleri başlamaktadır. İngilizler, Evrengzib’in ölümü ile birlikte doğan otorite boşluğunu yerel aracıları ve devlet içindeki adamlarına dayanarak en iyi biçimde değerlendirirler. Bu tarihten itibaren İngilizler İran’a yayılama projesini de başlatmış olurlar.


1854 Yılında İran Zerdüştilerine yönelik ilk ‘’vakıf’’ Dinshaw Maneckji Petit tarafından ‘’onları okutmak’’ amacıyla kurulur.


Bu arada 19.Yüzyılda Ari ırkçılığı (Hint-Avrupa tarih tezi) düşüncesini geliştiren Alman filolog Friedrich Max Müller araştırmalarını ‘’Doğu Hindistan Şirketi’’ için yapmaktaydı. Hindistan ile Avrupa arasında sözde tarihsel ve ırksal bir köprü kurulmak isteniyordu. Aslına bakarsanız Batı, bu işe 17.yüzyıl sonlarında başladı. İngiltere’de ‘’bilimsel hiçbir temeli olmayan’’ deri rengine dayalı ırkçılık gelişirken, Amerikan yerlilerinin kökünü kazıma ve Afrikalı siyahları köleleştirme amaçlı ikiz görgüsüzlük yürütmeye kondu. 1734 yılında Hannover Elektörü ve İngiltere Kralı olan 2.George tarafından kurulan Göttingen Üniversitesi, Britanya ile Almanya arasında ‘’sözüm ona’’ bir kültür köprüsü oluşturmuştu. İnsanların ‘’ırk sınıflandırması’’ üzerine ilk sözde ‘’akademik’’ çalışma 1770’te Johann Friedrich Blumenbach tarafından kaleme alındı ve ‘’Beyaz Irk’’ ırklar hiyerarşisinin en başına getirildi. Bu oluşum daha sonraları Almanya’da ortaya çıkan Hitler Nazizm doktrinini tetikleyecek ve hepimizin bildiği gibi milyonlarca insanın katline sebep olacaktı.


Global bir propaganda ile dünya Yahudileri için Filistin-Kenan coğrafyası ne ise Hint Gucerat Zerdüştileri için de İran coğrafyası aynı şekilde ‘’vatan’’ ilan edilmiştir.


19.Yüzyıl başlarında Hindistan hükümetince desteklenen İran’da ciddi ve örgütsel olarak planlanmış kültürel bir proje yürütülmekteydi. Bu projenin amacı sözde İslam özde ve gizli bir şekilde Türk karşıtlığı idi.

18.Yüzyılda Bombay’da komisyoncu şirketlerin hemen hepsi Zerdüştilerin elindeydi.

1770’te Bombay ve Surat ’ta tüccar gemi sahipleri genelde Zerdüştiler idi.

1778’de Bölgesel Zend (Lek) yönetimi ve ‘’Doğu Hindistan Şirketi’’ İran’a girmişti.

1804-1811 Yıllarında Bombay’da nüfus kayıt memuru olan James Mackintosh Zerdüştilerin Hindistan ve Asya’da en güçlü yatırımcılar olduğunu kayıt altına almıştı.


Hint Gucerat Zerdüştilerinin İran’daki faaliyetleri ile ilgili olarak 1800 yılında Kalküta’da bir ‘’Kolej’’ açılmıştı. 1811 Yılında bu koleje bağlı Henry Martin adlı bir misyoner İran’a gönderilerek dönemin birçok siyaset adamıyla ilişkiler kurması sağlanıyordu. Amaç İslam karşıtı düşünceleri yaymak olarak gözükse de gizli hedef İran'daki Türk etkisini ortadan kaldırmaktı.


Şimdi bu faaliyetin tarihsel taban ve sözde dayanağına biraz bakalım…


Hint Zerdüştilerinde bir metin vardır: Desatir-i Asimani.

Bu metnin yazarı Zerdüşti din adamı Azer Keyvan (1529-1612) diye biridir. 28 Yıl boyunca bir küpün üstünde tefekküre daldığı söylenen şizofrenik yapıda birisi olduğu anlaşılmaktadır. İran’ın Şiraz bölgesinde yaşarken yandaş müritleriyle birlikte Hindistan’a gitme kararı almıştır. Çünkü Hindistan’da Babürlü İmparatoru Ekber Şah döneminde (ki Babürlü Devleti'nin en parlak dönemidir) demokratik bir ortam vardı ve yeni bir inanç sisteminin yaratılması için uygun bir iklim bulunuyordu. Dünyanın birçok bölgesinden gerek iyi niyetli gerekse sahtekâr profilli çeşitli gruplar bu sebeple Hindistan’a akın akın gelmekteydiler. Azer Keyvan’ın da o dönemde Hindistan’a gittiğini görüyoruz.

16 Bölümden oluşan söz konusu metnin yazarı V. Sasan adlı hayali bir Zerdüşti peygamber olarak tanıtılmaktaydı. Oysa ki hiçbir tarihi kaynakta böyle bir peygamberden söz edilmemekte. ‘’Desatiri’’ diye adlandırılan ve tarihte ikinci bir örneği dahi bulunmayan metnin sahte bir dil ile yazılmış olduğu anlaşılmıştır. Bu tarikatın mensuplarına da ‘’Azer Keyvaniyan’’ ya da ‘’Desatiriyan’’ denmiştir.


Ve ne yazık ki 1818 yılına geldiğimizde Sir John Malcolm’un yardımcısı Molla Firuz Bombay’da Desatir-i Asimani kitabını yayınlamıştır ki bu, günümüz kurgu İran Tarihçiliği anlayışının ilk ürünüdür. Kitap hayali ve fantastik bilgilerden oluşmakta ve yaradılışı ilk insana kadar götüren bir kurgu içermekteydi. Molla Firuz da tahmin edeceğiniz gibi ‘’Doğu Hindistan Şirketi’’ için çalışmaktaydı.


Firuz söz konusu eserin eski İran peygamberine ait orijinal bir metin olduğunu iddia etmekteydi. Kitap İran’da İngilizlerle sıcak ilişkileri olan devlet adamları ve maarif (eğitim) işleri ile ilgilenen bazı kişiler üzerinde önemli bir etki yarattı. Kitapta ‘’öz Farsçacılık’’ aşırı bir şekilde savunulmaktaydı. Eserde kullanılan sözde öz Farsça kelimelerin etimoloji biliminden kopuk sahte bir biçimde oluşturulduğu ve kitabın İngilizler tarafından önemli bir algı yönetimi aracı olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır.


Hint Zerdüştilerinin algı yönetimi ve propaganda faaliyetleri 1850’de Britanya Hint hükümeti istihbaratçılarından olan Mankci Limci Hatriya’nın İran’a gelmesi (1850-1890) ile yeni boyutlar kazanmaya başlamıştır.


Mankci İran’a gelmeden önce Bombay’da yapmış olduğu bir konuşmasında, İran Zerdüştilerinin Müslümanlarca (Türklerce) ihlal edilen haklarının savunulması gerektiğini dile getirmişti. Oysa ki İran coğrafyasında kurulmuş olan tarihi Türk devletlerinde Zerdüştilere karşı sistematik bir devlet baskısından söz etmek olası değildi. Müslümanlar ve Zerdüştiler arasındaki sıkıntı ise halk arasındaki karşılıklı antipatiden öteye gitmemiştir.


Mankci 1850’de İran’a gelerek faaliyetlerini 4 alanda yoğunlaştırır. Bunlardan ilki Babilik ve Bahailiği destekleme ve yayma; ikincisi İran’da eski İran Tarihi anlayışını yerleştirme ki bunun için yukarıda bahsettiğimiz ‘’Desatir-i Asimani’’ kitabını kullanmışlardır; üçüncüsü bazı tarikat görünümlü grupları güçlendirme; dördüncüsü ise gizli grup, kurum ve tarikatları güçlendirme şeklindeydi.


Daha önce de gördüğümüz gibi, 1854 Yılında Dinshaw Mancekji Petit bir vakıf kurdu. Amacı İran Zerdüştilerini okutmak idi.


1889’da ise Mirza Hasan Rüşdiye adlı bir şahıs İran’ın ilk modern okulunu açtı ve ‘’Vatan Dili’’ adlı Türkçe kitapları hazırladı.


Mankci yukarıda değindiğimiz gibi, ‘’Desatir-i Asimani’’ kitabını eski İran Tarihi anlayışını yaymak ve pekiştirmek amacıyla 1000 nüsha olarak basıp yayınladı. Bu o dönem için ciddi bir adet ve tirajdı, çünkü söz konusu dönemde okur yazar oranı oldukça düşüktü.


Mankci’nin isteği üzerine basılan kitaplardan biri de ‘’Ferheng-i Encümen-ara-yı-Huşeng’’ idi.


‘’Huşeng’’ Mankci’nin takma adlarından biri olup kendisi söz konusu eseri 1871’de yazdığı bir önsözle bastırdı. Kitapta Kâbe, Mah-abad adlı eski bir sözde İran peygamberinin evi olarak tanıtılmakta ve Arapların eski İran kitaplarının hepsini yaktıkları iddia edilmekteydi. Daha önce gördüğümüz gibi bu sahte peygamberin ‘’Mah-abad’’ ismi 1945/46 da kuzeybatı İran’da kurdurulmuş olan Kürt cumhuriyetine verilmiştir.


Mankci ve çevresi aynı zamanda Tiflis’teki Mirza Fethali Ahundzade ile de yakın ilişki içerisindeydi. Ahundzade ilk pan-iranistlerden olup Türkçe yazmaktaydı. Ancak kendisine Türkçe yazdıran ise Rus-Çar rejimiydi çünkü Anadolu Türklüğünden kopuk yerel bir dilin oluşması destekleniyordu. Nitekim Ahundzade Mankci’nin İran’da kitaplarını hazırlattığı Rıza Kulu Han Hidayet adlı şahsı ‘’Büyük Ata’’ adıyla anmaktaydı. Bu karmaşık ilişkiler ağı içerisindeki Ahundzade de ilk Fars-İran milliyetçilerinden ve aynı zamanda anti-İslam ve ateist olarak eski İran tarihi ve kimliğini sıklıkla yüceltmekteydi. Ancak bu şahsın ‘’Zerdüştlük’’ söz konusu olduğunda ‘’ateist’’ duruşunu da inkâr ettiği görülmüştür.


Bu sefer 1893 yılında ünlü ajan ve teorisyen Hint Zerdüştî’si Erdeşir Reporter İran’a gelir. İngilizlerin adama verdiği soyadı ya da takma ad (Reporter) bile kendisinin her şeyi rapor edip jurnalleyen bir görevde olduğunu gösterir.


1905-1906 Yıllarında İran’da başlayan Meşrutiyet devriminde ise ‘’Muhammed Ali Şah Kaçar’’ ve merkezi Türk-Kaçar devletini devirmek amacıyla, meşrutiyetçilere dağıtılmak üzere, iki önemli Zerdüşti ticari şirketi olan Erbab Cemşid Cemşidiyan ve Cihaniyan ticarethaneleri tarafından gizlice İran’a çok miktarda silah sokulduğu bilinmektedir.


Erdeşir ve oğlu Şapur Reporter (Şapur Ji) yalnız İngiliz istihbarat teşkilatının değil aynı zamanda Hint Zerdüşti oligarşisinin de temsilcileridir. Türk Kaçar döneminde İran’a gelen Hint Zerdüşti ajan ağının başında Erdeşir Reporter (İran’a geliş:1893-öl: 1933) bulunmaktaydı. Kendisi ayrıca Hindistan’ın en büyük endüstri ve ticaret şirketi olan Tata’nın İran temsilcisi idi.


İran’da Kaçarları (Türk Kaçar Devleti) deviren darbenin de planlanması Hint-Britanya hükümeti başkanı (İngiliz Yahudi) Lord Reading (Sir Rufus İsaacs) ve Erdeşir’e aittir.


Erdeşir’in başını çektiği Zerdüşti ajan ve tüccar ağının faaliyetlerinin sonucunda 1925’te Türklerin İran’daki 1000 yıllık hakimiyetine son verilerek, bu coğrafyanın tarihsel, kültürel ve etnik yapısı ile uzaktan hiçbir ilgisi bulunmayan yeni bir İran anlayışı ortaya koyulmuş oluyordu.


1921’de Askeri bir darbe ile Seyyid Ziya devlet başkanlığına, okur yazar olmayan Rıza Han da Millî Savunma Bakanlığı’na getirildi. Ardından 1923’te Rıza Han (Rıza Pehlevi) Başbakanlığa getirildi. Nihayet 1925’te Kaçar Türk Devleti İngilizlerin yaptığı darbe sonucu yıkılmış yerine Pehlevi Devleti kurdurulmuş oldu. ‘’Pehlevi’’ adını bu devlete veren ise Erdeşir Reporter idi. Ona göre İran, Hint Zerdüştilerin ana vatanı, Rıza Şah ta Zerdüşti dininde öngörülen Mehdi (Kurtarıcı)’den başkası değildi.


Erdeşir’in oğlu Şapur Reporter 1947’de istihbarat ajanı ve aracısı olarak Rıza Pehlevi’nin oğlu Muhammed Rıza Şah ile İran’a geldi. Şapur perde arkasından devleti yönetiyordu. Nitekim 1950’lerde İran’da petrolü millileştiren Muhammed Musaddık’ın (ki Türk Kaçar kökenlidir) devrilmesindeki temel rol de Abd-İngiliz destekli Şapur ’a aittir.


‘’Türk’’ adı yerine ‘’Azeri’’ uydurması


İngilizler ve onlara hizmet eden Hint Zerdüştileri İran’daki Türkleri sadece Azerbaycan’la sınırlandırmanın yanı sıra onları adlandırmak için yeni bir kavram ürettiler: ‘’Azeri’’


Eski İrani dillerde Azer ‘’Ateş’’ anlamında olup Azeri ise Zerdüşti, ateşe tapan, ateş-perest anlamına geliyor. İngiliz ve Hint Zerdüşti iddialarına göre eskiden bu bölgede Azeri adında bir etnik grup vardı; Türkler gelince bu grup korku ile zamanla Türkleşti ve kendi İrani kimliklerini kaybettiler. Oysa ki tarihsel kaynaklarda Azeri sözü yerel bir etnik topluluk olarak değil çok yaygın olmayan bir tarikat ve inanç biçimi şeklinde kendini göstermektedir.


Türk Kaçar döneminde bir yandan Ruslar ile de yoğun ilişkiler yaşanmış 1813 Gülistan ve 1828 Türkmençay antlaşmaları ile Kafkasya (Dağıstan, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan bölgelerinin ki o dönemde bu cumhuriyetler yoktur) hakimiyeti kaybedilmiştir.


Kaçar döneminde Daşnak Partisi’nin faaliyetlerine de kısaca bakalım.


Meşrutiyet Devrimi’ne doğru (1905-1907) Tiflis, Karabağ, Muş, Iğdır ve İran Ermenileri Tebriz’de cirit atmaktadır. 1901’de Yeprem Davidian İran’a gelir. Kendisi ile birlikte Daşnak Partisi’ne bağlı Bombacı Rüstem, Azerbaycan meşrutiyetçilerini ve onların başında olan Settar Han’ı adeta kullanmışlardır. Daha sonra Tahran bir dönem Yeprem ve Esad Bahtiyari’nin eline geçmiştir. Kaçar döneminde İngilizler özellikle İran’ın güneyinde yaşayan Şii toplulukları bir araya toplamak suretiyle kalabalık bir Lor (Lur) Bahtiyari aşiret kimliği yaratmaya çalışmıştır.

Yeprem Tahran’da polis teşkilatının başına geçer ve 1906’da Batı Azerbaycan’a etnik Soranilerin yerleştirilmesi gerçekleşir. Soraniler bugün ‘’Kürt’’ diye tanımlanan kesimin bir alt grubudur. Aslında 50’den fazla etnik topluluktan oluşurlar ve her birinin kendine özgü adı vardır; hiçbirinin adı ‘’Kürt’’ değildir.


Meşrutiyet devriminden sonra yayınlanmakta olan Türkçe gazetelerin basımı durdurulur. 1910’da da artık kendilerine ihtiyaç kalmayan Settar Han ve Bekir Han Yeprem tarafından organize edilen bir suikast ile Tahran’ın Atabek Park’ında öldürülürler.


1935 Yılında İran Devleti ‘’Fars’’ olmayan coğrafi adları değiştirmeye başlamıştır ki bu yer ve coğrafya adlarının çoğu Türkçe kökenlidir. Bazı örnekleri aşağıda görebilirsiniz;


Başmak – Başe

Ayağçı – Padar

Çağırlu – Cağer

Altun – Zerrine

Başbulak – Serçeşme

Sumaklu – Somak Deh

Kara Buğda – Siyah Gendom

Kozlu – Gozlar

Savuc Bulak – Mahabat

Kamışlı - Neyestan

 

Gerçeklerin ortaya çıkması ve kültürlerin barış içinde buluşması dileğiyle…



Kaynaklar


Tarihçi, Türkolog Doç. Dr. Babek Cavanşir, Cevanşir Babek – ''İran Türk Tarihi'' çalımasından alıntılar içerir.

Cevanşir, Babek. (2007). “İran’daki Türk Boyları ve Boy Mensubu Kişiler (Safevi Dönemi- I. Şah Tahmasb Hâkimiyetinin Sonuna Kadar/1576)”. Yayınlanmamış Doktora Tezi. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul.

Prof. Dr. Muhammed Taki Zehtabi – İran Türklerinin Eski Tarihi

https://erdem.gov.tr/tam-metin/256/tur - İran'ın Farslaşma Süreci ve Bu Süreçte Farsçanın Rolü

Sümer ve Türk Dillerinin Tarihî İlgisi ve Türk Dili’nin Yaşı Meselesi – Osman Nedim Tuna

Tarihi Azerbaycan Devletleri, Bakü, 2012, s. 56 (Azerice).

Çingiz-Nâmeler Üzerine Bir İnceleme: Çingiz Han’ın Soyu ve Moğol Tarihinin İlk Devirleri- Saadettin Yağmur Gömeç- Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Tarih Bölümü

https://acikerisim.aku.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/11630/4718/10087454.pdf?sequence=1&isAllowed=y - ERMENİ KAYNAKLARI VE SEYAHATNAMELERE GÖRE CENGİZ MOĞOLLARININ KÜLTÜREL YAPISI Kenan TEMEL, Yüksek Lisans Tezi.

 



71 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


Yazar Hakkında
WhatsApp Image 2022-11-17 at 2.45.19 PM.jpeg

Muzaffer Haluk Hızlıalp 30.11.1962 yılında İstanbul’da doğmuştur. İlk öğrenimini Erenköy ve Yıldız İlkokullarında, orta ve lise öğrenimini Fransız Saint-Benoit Erkek Lisesi’nde, Üniversite eğitimini İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde, lisans-üstü eğitimini ise İngiltere King’s College’ da tamamlamıştır.

#GunesInsan

Yeni bir çalışma yayınladığımda güncelleme almak için bloguma abone olun.

Teşekkur ederim!

bottom of page