top of page

CUMHURİYETİN 100 YILI - 2.BÖLÜM

Ve 26 Ağustos Büyük Taarruz ardından 30 Ağustos Büyük Zafer...

23 Ağustos 1921, emperyalist ordularına karşı Mehmetçiğin Sakarya’da göğsünü siper ettiği, 1699 Karlofça’dan bu yana 222 senedir devam eden geri çekilmeye artık ‘’dur’’ dediği tarihtir. Ve büyük bir zaferle biten bu savaşta şehit ve yaralı olarak 25.000 kişi kaybedilmiştir. 7 tanesi tümen komutanı olmak üzere, 350 subay şehit düşmüş, 800 subay yaralanmıştır. Sakarya’ya “subay savaşı” denmesinin sebebi budur.

Büyük Taarruz, yaklaşık 200 yıldan beri Türk Ordusu’nun zaferiyle sonuçlanan ilk “taarruz” savaşıdır. Çanakkale ve Sakarya’da Türk zaferi, hücum eden düşmanı durdurmakla sınırlı kaldı. Oysa Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nde düşman ordusu topyekûn yok edildi, yaklaşık 150 bin kilometrekarelik bir alan 14 gün gibi kısa bir sürede ele geçirildi.

Büyük Taarruz öncesinde TBMM’de açık açık dile getirilmese de en iyi niyetliler bile ordunun taarruz edemeyecek durumda olduğu düşüncesine kapılmıştı. Muhalifler bunu ustaca işliyordu.

30 Ağustos Zaferi bu nedenle, yalnızca cephede işgalci düşmana karşı kazanılmış bir zafer olmasının çok ötesinde, içeride, TBMM’deki kimi milletvekillerine karşı da kazanılmış bir zaferin simgesidir.

Orada yenilen sadece Yunan Orduları değil, aynı zamanda 1.Dünya Savaşı'nın tüm galip ve mağrur ülkeleridir. Bu savaşın Anadolu açısından önemiyse, Batı'nın bu topraklar üzerinde kurmak istediği ‘’kukla devletler’’ hayalini ortadan kaldıran savaş olmasıdır. Bu savaşın sonunda Yunanistan'da hükümet istifa etmiş, hezimete uğrayan Yunan ordusundan arta kalıp ülkelerine dönebilenler Atina'da darbe yapmışlar ve yönetime "Albaylar Cuntası" el koymuş, bu maceraya karar verip Yunan ulusunun onurunu dünya önünde kırdıkları suçlamasıyla harekâta katılan komutanlar ve hükümet üyeleri, Başbakan Gunaris dahil, kurşuna dizilmiştir. Bu savaşın sonunda İngiltere'de hükümet istifa edecek, Başbakan Lloyd George İşçi Partisi'nin hesap sorması üzerine, bu mağlubiyetten İngiltere olarak kendi payına düşen sorumluluğu kabul edip Parlamento'ya istifasını sunarken yaptığı konuşmada ; "...Yüzyıllar nadiren dâhi yetiştirirler. Şu talihsizliğimize bakın ki 20. Yüzyılda bu dâhi, Türkiye'den çıktı. Mustafa Kemal'i yenemedik..." diyecektir.


Böylece Türkiye, Lozan’a önemli bir diplomatik avantajla katıldı.

Mustafa Kemal’in önderliği bu zaferle pekişti ve “Cumhuriyet”i kurması kolaylaştı.


Kurtuluş Savaşı sürecinin önemli diğer antlaşmaları ise mücadele kararlılığı ve doğru yönetim sayesinde ortaya çıkmıştır ;


TÜRK-AFGAN DOSTLUK ANTLAŞMASI (1 MART 1921)

TBMM ve Afganistan karşılıklı olarak birbirinin meşruluğunu tanımayı ve yardımlaşmayı kabul ettiler.

Önemi: İlk defa bir doğulu İslam devleti TBMM’yi ve Misak-ı Millî’yi tanıdı.

Afganistan 1919’a kadar İngiliz sömürgesi altındaydı !


SSCB MOSKOVA ANTLAŞMASI (16 MART 1921)

Türk-Rus Sovyet (SSCB) Yakınlaşmasının Sebepleri:

Antlaşmanın Önemi:

1-İlk defa büyük bir devlet antlaşma imzalayarak TBMM’yi ve Misak-ı Millî’yi tanıdı.

2-Rusya Sevr Antlaşması’nı geçersiz saydı.

3-Batum’un Gürcistan’a bırakılması ile Misak-ı Millî’den ilk taviz verildi.

4-Rusya kapitülasyonları kaldıran ilk devlet oldu.

5-TBMM ile SSCB arasında ilk antlaşma imzalandı.

6-Doğu cephesinin güvenliği pekiştirildi.

7-TBMM diplomatik bir zafer elde etti.

8-İşgalci devletlere karşı denge politikası izlenebilmesi için önemli bir koz elde edildi.

9-İki devlet karşılıklı olarak birbirinin rejimini tanıdı.

Rusya ile ilişkiler Mayıs 1920’de başlamıştır. Haziran 1920’de ise Rusya Misak-ı Millî’yi

tanımıştır.


KARS ANTLAŞMASI (13 EKİM 1921)

Sakarya Zaferi (23 Ağustos-13 Eylül 1921) Ermenistan, Azerbaycan ve Gürcistan’ı Sovyet Rusya’nın da teşviki ile TBMM ile antlaşma imzalamaya yönlendirdi.

TBMM ile o dönemin 3 Sovyet cumhuriyeti arasındaki antlaşma Türkiye’nin doğu sınırına son halini verdi. (Türkiye’nin Batum’un liman hizmetlerinden faydalanma hakkı da sona erdi.)


LOZAN ANTLAŞMASI (24 TEMMUZ 1923)


Lozan öncesi / Lozan sonrası

Lozan’da barış görüşmeleri 20 Kasım 1922’de başladı. Borçlar, Irak sınırı, kapitülasyonlar, Boğazlar ve İstanbul’un boşaltılması meselesinden dolayı görüşmeler 4 Şubat 1923’de kesildi.

Yahudi cemaati lideri Haim Naum Efendi’nin ara-buluculuğu sonucunda görüşmeler 23 Nisan 1923’ de tekrar başlayıp, 24 Temmuz 1923’de sonuçlandı.


Nutuk’ta geçtiği gibi; ‘’Türkiye’yi parçalayamazsınız!’’ mesajı verilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin ‘’tapu senedi’’ niteliğindedir. Büyük bir suikastin boşa çıkarılışıdır. Herşeyi elde etmek mümkün olmamıştır, gerçekçi olmak gerekir, fiilen giremediğiniz yeri masada almanız mümkün olmamıştır.


SINIRLAR

Doğu Sınırı: Kars Antlaşması ile belirlenen sınır ölçü alındı.

Irak Sınırı: Musul petrol bölgesini Türkiye’ye bırakmak istemeyen İngiltere Irak sınırının çizilmesinde sorun çıkardı. Irak sınırının çizilmesi, Lozan’da çözüme kavuşturulamayan tek meseledir. Musul ve Kerkük’ün elden çıkmasındaki en büyük nedenler arasında amerikalı, rus, ingiliz ve fransız misyonerlerin kışkırttığı Hakkari Nesturi isyanları ve 1925 Şeyh Sait isyanı bulunur; İngiltere bu isyanları kullanmıştır. Atatürk ve İsmet Paşa, savaştan yeni çıkmış genç Türkiye Cumhuriyeti’nin başka bir savaşa girmesi dolayısıyla çıkabilecek olası sıkıntıları engellemek istemişlerdir.

Suriye Sınırı: Ankara Antlaşması ile belirlenen sınır ölçü alındı.

On İki Ada: İtalya’ya bırakıldı.

Ege Adaları: Bozcaada ve Gökçeada dışındaki diğer adaların Yunanistan’a, silahlandırmamak şartıyla bırakılmasına karar verildi.

Boğazlar: Boğazlar başkanlığını Türk delegenin yapacağı şekilde bir komisyon tarafından yönetilecektir. Bu komisyon milletler cemiyeti tarafından denetlenecek ve statü milletler cemiyetinin garantisinde olacaktır. Boğazlardan serbest geçiş olacaktır. Ticaret gemilerinin geçişi serbest olacak; fakat savaş gemileri tonaja tabi tutulacaktır. Türk askeri olağanüstü durumlar hariç boğazlar bölgesinin 20 km gerisinde duracaktır.

Türkiye açısından Lozan Antlaşması’nın en problemli maddesi boğazlarla ilgili olanıydı. Bu madde o dönem için adeta Türkiye’yi mağlup durumuna düşürerek, egemenlik haklarını kısıtlamıştır.

İstanbul’un Boşaltılması: Antlaşmanın imzalanmasından 6 hafta sonra İstanbul boşaltılacaktır. İşgalciler 2 Ekim 1923’de İstanbul’u terk etti.

Kapitülasyonlar ve Düyun-ı Umumiye kaldırıldı.

Borçlar: Osmanlı Devleti’nin en fazla Fransa’ya borcu olduğundan dolayı, borçlar en fazla Fransa ile tartışıldı. Borçların I. Dünya Savaşı sonucunda Osmanlı Devleti’nden ayrılan devletlerle TBMM arasında paylaştırılarak ödenmesine ve TBMM’nin üzerine düşen borcu taksitler halinde ödemesine karar verildi.

Ermeni Meselesi: Kapandı. (Büyük Ermenistan projesi)

Azınlıklar: TBMM, azınlıklar bahane edilerek iç işlerine karışılmaması için bütün azınlıkları ''Türk Vatandaşı'' kabul etti. İstanbul’daki Rumlar ile Batı Trakya’daki Türkler hariç; diğer azınlıkların ve dışarıdaki Türklerin ülkelerine dönebileceği kabul edildi.

Yabancı Okullar: Yabancı okulları iç meselesi sayan TBMM Lozan Görüşmelerinde yabancı okulları tartışma konusu yaptırmadı.

Savaş Tazminatı: Yunanistan, Karaağaç bölgesini savaş tazminatı olarak Türkiye’ye verecektir. Bu madde Trakya’nın I. Dünya Savaşı öncesindeki sınırını değiştirmiştir.

Patrikhane: Patrikhane İstanbul’da kalacaktır. Patrik seçimini, başka devletleri iç işlerine karıştırmak istemeyen Türkiye yapacaktır. Türkiye Ortodoks din adamlarının belirlediği üç adaydan birini patrik olarak tayin edecektir. Patriğin siyasal yetkileri olmayacaktır.

Kıbrıs: İngiltere kendi toprağı saydığı Kıbrıs’ı görüşmeler esnasında tartışma konusu yaptırmadı.


Lozan Antlaşması’nın Önemi:

1-Türkiye Devleti tanındı.

2-Osmanlı Devletinin sona erdiği kabul edildi.

3-Türk devletinin tam bağımsızlığı kabul edildi.

4-Osmanlı Devleti’nin bıraktığı asırlık sorunlar kapandı.

5-Devrimler için ortam hazırlandı.

6-Sevr Antlaşması yürürlükten kalktı.

7-Sömürge altında yaşayan milletlere örnek oldu.


Lozan Antlaşması’nın Eleştirilen Yönleri:

1-Batı Trakya ve Ege Adaları’nın geri alınamaması

2-Patrikhanenin İstanbul’da kalması

3-Musul’un alınamaması

4-Boğazların statüsü


Lozan’ı eleştirenlerin; günün şartlarını bilmediği veya düşünmediği anlaşılmaktadır. Araştırmacı/Tarihçi araştırdığı olayın geçtiği dönemin şartlarını bilmek zorundadır.


8 yıllık savaş maratonundan yeni çıkmış, doğru dürüst bir donanmaya dahi sahip olmayan, İzmir'de ve İstanbul'da henüz İngiliz, Fransız donanmalarının olduğu, milletin barışa susadığı bir ortamda adalar konusunda fazla diretmek mümkün olmadı.


Ancak yine de Türkiye Lozan'da adalar konusunda yüzde elli civarında başarılıdır. Türkiye, Gökçeada (İmroz), Bozcaada, Tavşan Adaları, Meis ve Semadirek adalarında diretmişti. Sonuçta bu 5 adadan 3‘ü Türkiye'de kaldı. Ayrıca müttefiklerin Türkiye'ye vermemek için direndikleri Gökçeada-İmroz'un büyüklüğü, bu maddedeki adaların toplam büyüklüğünün yarısı kadardı. Yani İmroz'un büyüklüğü, Semadirek, Meis ve Bozcaada'nın toplamının yarısı kadardır. Dolayısıyla Türkiye Lozan'da büyüklük açısından istediği ada topraklarının yarısını almayı başardı.


Görmek gerekir ki; Kıbrıs 4 Haziran 1878’de Padişah II.Abdülhamit’le İngiltere yönetimi arasında imzalanan ve aynı yıl 12 Temmuz’da İngilizlerin Kıbrıs’ı işgal ve 1914’te ilhak etmelerine yol açan “Kıbrıs Konvansiyonu” (Cyprus Convention) olarak anılan Savunma Antlaşması ile İngiltere’ye verilmiştir.


Ege Adaları, aslına bakarsanız ilk olarak 1828-29 arası gerçekleşen Osmanlı-Rus Savaşı sonrası imzalanan Edirne Antlaşması ile kaybedilmişti. Yunanistan’ın bağımzıslığını isteyen İngiltere, Fransa ve Rus Çarlığı Ekim 1827 de Navarin’de Osmanlı donanmasını yaktı. 1832 yılındaki düzenleme ile Attik ve Mora Yarımadaları, bunların çevresindeki tüm adalar ile Kuzey Sporadlar ve Ege’nin ikinci büyük adası Eğriboz dahil yüzlerce ada Yunanistan’a bırakıldı.


12 Ada tabir edilen diğer Ege Adaları , Balkan Savaşları ve I.Dünya Savaşı sırasında 1912’de İtalya ve Osmanlı arasında imzalanan Uşi Antlaşması ile İtalya’ya bırakılmıştı. Takip eden 1913, 1914 yıllarında fillen zaten kaybedilmişti. Uşi Antlaşması ile Osmanlı ayrıca Trablusgarp ve Bingazi ile birlikte Kuzey Afrika’daki varlığını da kaybetmiştİ. Osmanlı Devleti, I. Balkan Savaşı sonunda İngiliz, Fransız ve Rus çarlığı oyunlarına boyun eğmek zorunda kaldı. O günlerde Ege Adaları İngilizlerin tahrikiyle Yunanistan tarafından işgal edildi. 1875’ten itibaren donanmamızın Haliç’te kapalı kalarak zayıflatılması bu adaları savunacak gücümüzün olmaması sonucunu doğrumuştur. Balkan Savaşı'ndan sonraki Londra Antlaşması'na (30 Mayıs 1913) göre Ege Adaları’nın geleceğinin “büyük devletlerce” belirlenmesine karar verildi. Ve Girit Adası Yunanistan'a bırakıldı.


1920 Sevr Antlaşması'na göre ise tüm Ege adaları Yunanistan'a, 12 Ada ise İtalya'ya bırakılıyordu. Lozan Antlaşması'nda ise Türkiye, daha önce elinde kalan Meis adası dışında önemli bir ada vermedi.


Adaların kaybedilmesinde bir sorumlu aranıyorsa onun, kendisine darbe yapılacak korkusuyla donanmayı 30 yıl Haliç'e kapatıp etkisizleştiren Sultan II. Abdülhamit olduğu görülmektedir. Dolayısıyla, günümüzdeki “Bizim olan adaları Lozan'da kaybettik” ifadeleri ve bu konuda İsmet Paşa'nın suçlanması gerçeği yansıtmamaktadır.


Günümüze baktığımızda, Yunanistan Batının da desteği ile, Ege'deki adalarını silahlandırmakta ve ‘’egemenliği antlaşmalarla devredilmemiş’’ olan ada ve kayalıklar (3 mil) üzerinde dahi egemenlik iddia etmekte bir sakınca görmemektedir. Bu ise açıkça 1923 Lozan ve 1947 Paris barış antlaşmalarının ilgili maddelerine aykırıdır.

Dış politikamızın en az Lozan dönemindeki kadar yetkin ve liyakatli olması gerekir.

Boğazlar konusu ise 20 Temmuz 1936 tarihinde yani Lozan’dan 13 sene sonra imzalanan Montrö Antlaşması ile güvence altına alınıyordu. Bugün hala Cumhuriyet kazanımlarını ve bu kritik antlaşmayı itibarsızlaştırma çabaları görülmektedir; oysaki bu antlaşma yalnızca Türkiye Cumhuriyeti’ni değil bir bakıma tüm bölge ve dünya devletlerini koruyan bir antlaşma konumundadır !


İLKELER – DEVRİMLER ve CUMHURİYETİN 100 YILI


İlk olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin temel sütunları olarak nitelediğimiz ‘’Kuruluş İlkeleri’’ ni yani 6 kuruluş ilkesini hatırlayalım.

Cumhuriyetçilik - Devletin yönetim şeklini belirleyen ve devlet yönetiminde keyfilik ile kişisel hırsların egemen olmasını engelleyen temel ilkedir. Tek kişi, saltanat ve oligarşi gibi otokratik yönetimlere karşıdır. Egemenliğin bir zümre ya da bir grubun değil, halkın elinde olması manasına gelmektedir.


Milliyetçilik - Tüm dil, din ve ırklara-kimliklere saygı duyulduğunun bir kanıtıdır. Irkçı değildir; Kadim Türk tarihi incelendiğinde öz kültürde ırkçı ve sömürgeci bir anlayış olmadığı görülür. Öncelikle Türk milletinin huzur ve bağımsızlık çerçevesinde yaşadığını, sonrasında ise milletimizin tüm milletlere karşı saygılı olduğunu belirten bir ilkedir. Bu ilkeye bağlı olarak milliyetçiliği benimseyen yeni bir ülke kurulmuş; ırkçı, yobaz olmayan ve etnisite-üstü bir slogan ve söylemle ‘’Ne Mutlu Türk’üm Diyene’’ anlayışı ortaya konmuştur; bu anlayış dini ve etnik kimliği ne olursa olsun herkesin eşit bir Türk Vatandaşı olduğu felsefesine dayanır. TDK ve TTK kurularak milli değerler arttırılmış, kapitülasyonlar kaldırılmış, yabancı firmalar millileştirilmiş, ülkedeki okulların eğitim dili Türkçe yapılmış, Türk alfabesi kabul edilmiştir.

Atatürk’ün milliyetçilik ilkesi ayrıca ‘’Yurtta Sulh Cıhanda Sulh’’ sloganı ile barışçı, tarihi ve stratejik akla dayalı bir dış politika anlayışını içerir. Savaş, çatışma ya da ayrıştırmalardan güç devşirme ve nemalanma anlayışı yoktur.

Halkçılık - Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşamını sürdüren her bireyin eşit olmasını vurgulamaktadır. Halkçılık ilkesi sayesinde tüm millet kanunlar önünde eşit şartlara sahip olmuştur. Bu ilke, milliyetçilik ve cumhuriyetçilik ilkelerinin bir sonucu olarak doğmuştur.


Laiklik – Toplumsal alanda, siyasette, yürütme ve yönetimde, hukukta, eğitimde ve yaşamın her alanında ''din ve dogmatik düşünce yerine akıl ve çağdaş bilimin esas alınması'' ilkesidir. Bu sayede Türk milleti istediği dine inanç gösterip rahat bir şekilde ibadet edebilme imkanı bulmuştur. Laiklik ilkesi kapsamında saltanat kaldırılmış, medeni kanun kabul edilmiş, medreseler kapatılmış, halifelik sonlandırılmış, milletvekillerinin yemin etme şekilleri değiştirilmiştir.


Devletçilik - Ülkenin ekonomik, kültürel ve sosyal alanlarda kalkınması için oluşturulmuş bir ilkedir. Bu ilkeye göre, hem özel hem de devlet tarafından açılan kurumlar, kalkınma hareketlerine uyum sağlayarak ekonomik alanda iyi bir gelişme kaydetmiştir. Devletçilik ilkesi sayesinde kalkınma, sermaye, üretim, yatırım gibi kavramlar benimsenmiştir. Bu ilke kapsamında Sümerbank, Etibank, Denizbank kurulmuş, 1. ve 2. kalkınma planları oluşturulup yürürlüğe konmuş, dönemin ekonomik şartları gereği milli koruma kanunu çıkartılmış ve özel girişimciler tarafından açılan kurumlar milli hale getirilmiştir. Kamucu bir anlayış içermekle birlikte özel sektörü de destekler, ancak vahşi liberal ya da kapitalist eğilimlere karşı da halkı korur.


İnkilapçılık-Devrimcilik - Türkiye’nin gelişen ve çağdaş bir ülke olabilmesini amaçlayan ilkedir. Mustafa Kemal Atatürk’ün görüşlerine göre, Türk milleti sürekli kendini yenilemelidir, aynı bireyler gibi… Milletin yararına olan değişimler sayesinde modernleşme-çağdaşlaşma atılımları olmaktadır. İnkılapçılık ilkesi kapsamında Türk alfabesi için Latin harfleri uygulanmaya başlanmış, tatil günü Cuma gününden Pazar gününe alınmış, takvim değişikliği yapılmış, kılık kıyafette modernleşmeye gidilmiş, şapka kanunu çıkartılmıştır.


Atatürk bu ilke ile körükörüne bir Batı hayranlığı ya da taklitçiliğini anlatmak istememiştir. Aksine öz kültür ve kimliğimize sahip çıkarak Batı’nın bizden daha önce elde ettiği bilimsel ve çağdaş gelişmeleri bir an önce yakalamayı hedeflemiştir.


Burada Mustafa Kemal Atatürk ile ilgili anlamamız gereken bir başka önemli husus var…Atatürk’ü bir deha olarak görmüşüzdür, oysa Atatürk yaptığı ve planladığı her işte bir yöntem ve bir düşünce şekli ortaya koymuş. Herşeyden önce kendi dogması da olmayan ve hiçbir dogmaya ve ‘’körükörüne’’ inanca bağlı olmayan bir kişilik. Verileri inceliyor, sorunu tespit ediyor ve çözüm için de bir varsayım üteriyor. Umutsuzluğa kapılmayan, sabırlı, deneysel, çözümcü bir akıl. Varsayıma göre vakit kaybetmeden harekete geçiyor. Bazı yerlerde kendi varsayımının yanlış olduğunu görüyor (öz eleştiri). Yanlışta ısrar etmiyor; Hemen yeni duruma göre yeni bir varsayım üretiyor. Yani burada kendisinin sosyal ve askeri olaylara bir bilim insanı, bir doğa bilimci gibi baktığını görüyoruz. Onların keşfedip kullandığı metodolojiyi onlardan önce kullanıyor. Bir çok varsayım zihninde aynı anda çalışıyor. Kurtuluş Savaşı’nın orta yerinde Türk-Anadolu Arkeolojisi’ni ve Tarihi mirasımızı düşünüyor, ‘’Savaştan sonra Asar-ı Atika (Eski Yapıtlar-Tarihi Eserler Müdürlüğü) kurmamız lazım’’ diye paylaşıyor .

Tabi burda herkese Atatürk’ün Anıtkabir’deki kitaplığını ziyaret etmelerini öneririm. Yaklaşık 4000 kitap okumuş, okumakla da kalmayıp yanlarına ve kağıtlara notlar almış. Yapılan çalışmaları sürekli olarak tenkit ve eleştiriye açık tutmuş, bundan çekinmemiş, çünkü amacı gerçeğe ulaşmak ve halkının bilgilendirmek, kendi bilgi seviyesine ulaşmalarını hatta geçmelerini sağlamak.

En nihayetinde de ‘’Benim yaptığımla yetinmeyin’’, ‘’Ben size hiçbir ayet, hiçbir kural bırakmıyorum; aklınızı kullanın, geliştirin, daha ileri taşıyın’’ diyor…Bu bağlamda tüm ilke ve devrimlerin dahi halkının ve tüm insanlığın yararına ve çağın şartlarına göre geliştirilmesinin önünü açıyor.

İlkeler kısmını 10. Yüzyıl İslam altınçağı dönemi ünlü Türk tıpçısı, astronom ve düşünürü İbn-i Sina’nın Atatürk’ü destekleyen muhteşem sözleriyle noktalayalım.

İnanç ve şüphe :

‘’İnanç şüpheyi kaldırmaz, kuşkunun olduğu yerde iman zedelenir.’’

Önermeleri Tanrı’nın kitabı olan Kuran’a da aykırıdır.

Kuran’ daki bir çok ayette bu meseleden bahsedilir;

İnsanlar düşünüp inanmadıkları, körü körüne inandıkları için bir çok ayette “akletmez misiniz ?” diyerek kuşku duymalarını, sormalarını, düşünmelerini ister…Ayrıca hakiki bir iman şüphe ile başlar, çünkü şüphe duymayan kişi bakmaz, bakmayan görmez, görmeyen ise kör ve şaşkın kalır. Kendisinde boşluk olmayan ne çoğalabilir, ne de bölünebilir…


Sevr Antlaşması (10 Ağustos 1920)

Şimdi ‘’tekrar niye 1920’lere geri döndün ?’’ diyeceksiniz; anlatalım…

Osmanlı Devleti’ni paylaşmak isteyen devletlerin çıkar çatışmasına girmesi ve diğer bazı nedenlerle geciken Sevr Antlaşması imza süreci artık başlıyordu. 22 Haziran 1920 de İngiliz destekli Yunan güçleri imzalanacak antlaşmanın kabulünü zorlamak için Milne Hattı’nı aşarak Bursa-Uşak çizgisinde ve Trakya’da harekete geçtiler. Bu durum karşısında çaresiz kalan saltanat şurası 22 Temmuz 1920 de antlaşmayı imzalama kararı aldı.


TBMM ise, Sevr Antlaşması’nı tanımadığı gibi; 19 Ağustos 1920’de aldığı kararla, antlaşmayı imzalayanları ‘’vatan haini’’ kabul etti. Türk milletinin bu antlaşmaya cevabı ise hepimizin bildiği gibi Kurtuluş Savaşı oldu. Halk bu durum karşısında Millî Mücadelenin gereğini daha iyi anladı.

Sömürge konumuna getirilen Osmanlı Devleti Padişahı Vahdettin ve Damat Ferit Paşa Hükümeti heyeti Sevr Antlaşması’nın imzalanmasını kabul etmekle hukuka ve Millî iradeye aykırı davranmıştır. Çünkü Kanun-ı Esasi’ye göre bir antlaşmanın imzalanabilmesi için Meclis-i Mebusan’ın onayının alınması gerekir. Sevr Antlaşması bu yönüyle hukuka aykırı olduğu gibi; Türk Kurtuluş Savaşı'nın siyasi manifestosu olan 6 maddelik Misakı Millî kararları ile çeliştiği için Millî iradeye de aykırıdır. Türklerin çoğunlukta olduğu Anadolu’yu böldüğü için ve özellikle Orta Doğu ve Kafkas coğrafyasını günümüzde de devam edegelen değiştirme gayretlerinden dolayı evrensel beyannamelere de aykırıdır. (Fransız İhtilali’nin yaydığı fikirler ve Wilson Prensipleri). Yani Sevr zihniyeti günümüzde de olanca hızıyla devam etmektedir.

Batı, İtilaf Devletleri kabul ettirmek istedikleri Sevr prensiplerini bir dizi tarih tezine dayandırarak meşrulaştırmaya çalışmıştı. Helenizm, Roma ve Bizans unsurlarını önceleyen Hint-Avrupa ırkçı tarih tezi çalışmaları bu amaçla oluşturulmuştu.

Cumhuriyetin ilanı sonrası oluşturulan ‘’Türk Tarih Tezi’’ çalışmaları ise bu sözde tezlere karşı önemli bir cevap niteliği taşır. Atatürk bu çalışmalar ile ilgili düşüncelerini aşağıdaki gibi ifade etmiştir :


Günümüzde dahi tam anlaşılmamış ya da anlanmak istenmeyen ‘’Türk’’ üst kimliği ve ‘’Ne Mutlu Türk’üm Diyene’’ kavramı ile ilgili değerli tarihçi ve bilim insanı Halil İnalcık’ın tespiti de çok önemlidir. Türk Tarih Tezi bu kavramların anlaşılmasına yönelik ilk ve çok değerli bir çalışmadır.

Atatürk’ün şu sözlerini de tekrarlayalım: “Türk çocuğu atalarını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır” (1930) …


“Bir vatanın sahibi olmanın yolu, o topraklarda yaşanmış tarihi olayları bilmek, doğmuş uygarlıkları tanımak ve sahip olmaktan geçer.’’ – Çorum, Alaca Höyük Müzesi


Yıl 1936 Atatürk…: “Tarih Kurumunun Alacahöyük’te yaptığı Hatti-Hitit kazıları sonucunda bulunan 5500 yıllık Anadolu Türk Tarih Belgeleri Dünya Kültür Tarihini yeniden incelemeye sebebiyet verecek niteliktedir.’’ Atatürk Alacahöyük ve Hattuşaş kazılarını kendi cebinden karşıladığı bütçe ile başlatmıştır.


Atatürk “En aşağı 7000 yıllık bir Türk Beşiğidir, Anadolu” diyor. ‘’En aşağı’’ demesi de tesadüf değil. O dönemlerde daha Anadolu Neolitik dönemi ve ‘’Göbeklitepe-Dünya’nın en eski tapınağı’’ ortaya çıkarılmamış. Daha birçok tarihsel keşfin yapılacağını da öngörüyor. Bu durumda şu an bilinen ya da bize öğretilen tarihe göre Türklerin 1071’de Anadolu’ya geldikleri varsayımı çöpe gitmiyor mu? Acaba neden Atatürk, 4000 demiyor 5000 demiyor da en aşağı 7000 yıl diyor? Bunu kaçımız duydu, anlamlandırdı ve gereğini yaptı?


Bize hep şunlar öğretilmedi mi ve bizler de kabullenmedik mi ?..

Türkler, Anadolu’nun kapılarını ilk defa 1071 de Selçuklu Alparslan ile açtı. (Evet bu bir bakıma doğrudur ‘’Müslüman’’ Türkler dediğimiz takdirde…)

• Türkler göçebedir, yerleşik düzeni ve medeniyeti bilmezler.

• Türk savaşçı ve barbarları ‘’Batı’’ topraklarını ‘’istila’’ etmişlerdir. Onların tekrar Orta Asya’ ya sürülmeleri gerekir.


Biraz önce de gördüğümüz gibi, 1920, 10 Ağustos tarihinde Fransa’nın başkenti Paris'in 3 km batısındaki Sevr (Sèvres) banliyösünde bulunan Seramik Müzesi'nde (Musée National de Céramique) imzalanmış antlaşmada ‘’Batı Medeniyeti?’’ Osmanlı-Türk topraklarını yukarıdaki savlara dayanarak bölüşme amacındaydı…Sözüm ona ‘’işgalci ve barbar’’ Türklere bu sayede küçük bir toprak parçası bırakılacak ve en nihayetinde de Orta Asya’ya gönderileceklerdi. Bu muazzam tarih, uygarlıklar ve medeniyetler beşiği ve jeo-politik açıdan son derece önemli coğrafya, böylelikle ‘’Batı’’ nın eline geçmiş olacak, siyasi-ekonomik hedeflerine ve kendi tarihsel kökenlerine de kaynak olacaktı…Bu coğrafya Türklerin elinde kalırsa medeniyet kökenlerini bu topraklara dayandırmak işlerine gelmeyecekti. Daha 1800’lü yılların sonlarından itibaren birçok Alman, İngiliz, Fransız ve diğer Avrupalı arkeolog ve araştırmacı Anadolu coğrafyasına gelmiş ve ülkemizdeki tarihi kazı ve araştırmalarına hız kazandırmıştı.


Bu süreçte birçok tarihi belge ve eser ne yazık ki yurt dışına kaçırılarak, günümüzde de Paris, Berlin, New York, Londra, Leningrad-St.Petersburg, vb. müzelerin en nadide köşelerinde sergilenmektedir.


Hint-Avrupa Tarih tezinin en önemli ve ‘’çok başarılı’’ propagandalarından biri de ‘’Antik Yunan’’ uygarlığı tanımlaması adı altında ortaya çıkar.

Tüm dünya ve özellikle bizler de bu tanımı ne yazık ki kabul eder ve halen de kullanmaya devam ederiz. Ancak gerçek bu değildir. Asya-Mezopotamya-Anadolu-Mısır-Girit’te binlerce yılda oluşmuş ve Mora-Teselya coğrafyalarına taşınmış büyük uygarlık sürecini ‘’Antik Yunan’’ uygarlığı şeklinde tanımlamak ve uygarlığın beşiği olarak göstermek doğru değildir.

Mustafa Kemal’in direktifi üzerine 15 Nisan 1931’de daha sonra Türk Tarih Kurumu adını alan “Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti” kuruldu. Cemiyetin amacı “Türk tarihini tetkik ve elde ettiği neticeleri neşretmek” olarak ifade edildi.

Yönetim Kurulu: Başkan Tevfik Bıyıklıoğlu, Başkanvekilleri Yusuf Akçura (Tatar Türkü tarihçi ve siyaset adamı) ve Samih Rıfat, Genel Sekreter Dr. Reşit Galip. Üyeler: Âfet İnan, İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Hâmid Zübeyir Koşay (Tatar Türkü tarihçi), Halil Edhem, Ragıb Hulûsi, Reşid Safvet Atabinen, Zâkir Kadîrî, Sadri Maksudi Arsal, Mesaroş (Ankara Etnografya Müzesi uzmanı), Mükrimin Halil Yinanç, Vâsıf Çınar ve Yusuf Ziya Özer’den teşekkül etmiştir.

Türk Tarihinin Anahatları adı altında ilk aşamada yalnız yüz nüsha bastırılarak ilgili tarihçi ve aydınların, sonrasında da 30.000 adet basılarak halkın da inceleme ve eleştirisine sunulan bu eser, Türk Tarihi hakkında yepyeni bir görüşü yani “Türk Tarih Tezi”ni ortaya koymuştu. Bu tez şu ana başlıklar altında toplanmaktadır:

1. Türk milletinin tarihi, şimdiye kadar tanıtılmak istendiği gibi yalnız Osmanlı tarihinden ibaret değildir. Türk’ün tarihi çok daha eskidir.

2. Bugünkü yurdumuzun sahipleri, eski kültür kurucuları ile aynı vasıfları taşıyan insanlardır.

3. Orta Asya-Sibirya, Mezopotamya ve Anadolu torunları olan bugünkü Türkler, dünya uygarlığını yaratan insanların soyundandırlar ve bu uygarlığa önemli katkılarda bulunmuşlardır.

4. Dünya uygarlığı insanlık mirasıdır ve insanlığın ortaklaşa malıdır.


Görüldüğü gibi Atatürk ‘’Türk Tarih Tezi’’ ve ‘’Türk Dili’’ çalışmalarıyla ulusu kadim geçmişi ile ilgili bilgilendirmenin yanı sıra, Batı ile yüzyıllardır süregelen ve din ayrıştırmaları ile düşmanlaştırılmış ilişkileri araştırmaya açık bilimsel temellere oturtarak, barış ortamını ve aradaki ortak bağları güçlendirmek istemiştir.

Atatürk Samsun'da coğrafya dersi sırasında. Haritadaki taralı alan tezde yer alan Türk devletlerinin kurulduğu coğrafyayı işaret etmektir.

Atatürk’ün başlattığı “Türk Tarih Tezi” çalışmaları gün ışığına çıkarılarak, yapılmış olan bilimsel araştırmalar kaldığı yerden devam ettirilmelidir. Atatürk Devrimleri Kadim Türk Uygarlık Tarihi’nin bir sonucu ve ürünüdür!

Atatürk önderliğinde, dört yıl olan lise eğitimi için hazırlanan, fakat Atatürk’ün ölümüyle 1939 (yeni kitaplar hazırlanıncaya kadar bu kitaplar 1941 yılına kadar okutulmaya devam edilmiştir) yılında müfredattan kaldırılan tarih kitapları yeniden müfredatlara ilave edilmelidir. Ulusal birliğin en önemli öğelerinden biri tarih bilincidir. Uluslar, tarihlerine güvenerek geleceklerine yön verirler. Tarih bilinci olmayan ve bağımsızlıktan ödün veren milletlerin yaşam hakkı yoktur. Hiç unutulmamalıdır ki bu devletin temelinde “Bağımsızlık benim karakterimdir” ve ‘’Ya İstiklal Ya Ölüm’’ diyen Mustafa Kemal ATATÜRK vardır.

Bu bağlamda Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı’ nın aşağıdaki sözleri de bence çok önemlidir:


2. Bölümün sonu...

68 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


Yazar Hakkında
WhatsApp Image 2022-11-17 at 2.45.19 PM.jpeg

Muzaffer Haluk Hızlıalp 30.11.1962 yılında İstanbul’da doğmuştur. İlk öğrenimini Erenköy ve Yıldız İlkokullarında, orta ve lise öğrenimini Fransız Saint-Benoit Erkek Lisesi’nde, Üniversite eğitimini İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde, lisans-üstü eğitimini ise İngiltere King’s College’ da tamamlamıştır.

#GunesInsan

Yeni bir çalışma yayınladığımda güncelleme almak için bloguma abone olun.

Teşekkur ederim!

bottom of page